30 Aralık 2009 Çarşamba

Huzur Acil!

Hiç anlamıyorum. Gerçekten hiç anlamıyorum. Düşünün. Bu lafın pozitif bir anlamı var: "Bir yastıkta kocamak"... Ya bu lafın nasıl olumlu bir anlamı olabilir. Lan ben her duyduğumda yemin ederim tüylerim diken diken oluyor. Üç kelime yanyana gelince bu kadar mı çirkin durur. Hele ki aralarında yastık gibi güzel bir kelime varken. "Bir yastıkta kocamak." Bir kere cümlenin vaadettiği şey: Yaşlanmak. Kafadan kötü. Akla getirdiği şeyler hiç güzel değil. Yaşlanırken de öyle süper bi yaşlanma da vaadetmiyor ha. Bi' kişiyle, o da aynı yastıkta. Böyle gözümün önüne hep sararmış bir yastık, artık birisi hastayken yatağın altına ördek [ikinci anlam] koyan tipler filan geliyor. Ve insanlar bunu güzel bir şeymiş gibi lanse ediyorlar. Yahu, laf şöyle bile değil.
"Bin yastıkta kocayın." Hadi tamam, tek eşliliği seçmişsiniz ama bari şöyle renkli bi hayatınız olsun bile demiyor. Çeşitlilik olsun, biraz baharatlı olsun. Yok arkadaş. Bir yastık, ille de terinizle koksun, şöyle ense terinizle. Sarartın onu, öyle oldu mu daha kutsal bir kurum haline gelir bu evlilik. Diğer türlü sıradan olur ille de biraz pislik olacak içinde. Yoksa gerçek evlilikten sayılmaz. Ne kadar çok sarılık, ne kadar çok ense teri, o kadar birbirine bağlı çiftsiniz. Hadi bakiym. Yahu resmen temel anlayış bunu öğütlüyor.

Ben ilişkisinde huzur arayanları sevmem. Bu da ayyynen bir yastıkta kocamak gibidir. Aynı tat aynı doku, bunu anlatabilmek için yazdım zaten yukarıdakileri. Çok iyi de reputasyonu vardır "huzur"un bu anlamda.
"Bence ilişkide önce huzur." dedi mi birisi... Sanki .mına koyim ilişki gurusu oluyo'. Öyle bi saygınlık geliyo üstüne. "Yani ben aştım o tatları, kalmadı bitti artık. Tattan tada koştum, Rocco'yla bile yattım ama zamanında, şimdi huzur, evet saaadece huzur istiyorum." S.ktir git lan. Yer miyim ben. İçim bayık benim demiyosun da.

Yine sinirim tepeme çıktı işte, şahitsiniz. Var ya, Nerde ilişkide huzur arayan kadın var, kaçarım ben ondan. Hem de topuklarımı kıçıma vura vura, arkama bile bakmadan kaçarım. Erkeğin huzur arayanı samimidir, ama biraz saftır, kektir. Kadının huzur arayanı tehlikelidir. Bir kadın ilişkide önce huzur muzur diyosa anla ki "ben yatakta 4,5/10'u geçmem çok zorlarsan 5 olurum. Daha da zorlama huzurum kaçar. Hiçbi fanteziye de gelemem. Huzur diyorum anlamıyo musun ne fantezisi" filan gibi gibi bakar. Bi de o kadının içerde mutfakta bitki çayı için süzgeçli bardağı kesin vardır. En büyük mutluluğudur o. Y.rrak otu demler onla, en çok o mutlu eder onu. Sen g.tünü yırt o hazzı yaşatamazsın ona. Y.rrak otu dinginlik verir ona. Ben y.rrak otu içmem dediğinde de huzuru kaçar.

Gölgede yetişmiş otlarımızı güzeeeelce demliyoruuuz.

Arkadaşı azdır. "Büyük Huzur Projesi" adı altında senle uğraşır, huzurunu kaçırır. Ne zaman biraz işler iyi gitmese, öyle çok da değil ha biraz, hemen huzur istemeye başlar. Huzur Acil servisi kurmak lazım onlara bir tane.

Erkekler yapı olarak zaten kadınlara göre daha huzurlu varlıklar. Bir kere kendi grupları içinde de huzurlu olabiliyorlar. Yalnız başlarınayken de huzurlular, hemen yapacak bir şey bulurlar. Hiç bir şey bulamazlarsa maç seyrederler, evde top sektirirler, bir şeyler okurlar, porno seyrederler... Özetle, kendi kendileriyle uğraşmazlar, iç huzuru yakalamaları daha kolaydır. Kadınlar yalnız kalınca (ilişkiler anlamında demiyorum gerçekten yalnız), kendilerini oyalayamazlar, gerilirler. Sonra da y.rak otunda derman ararlar [tamam tamam, bazıları]. Yani aslında sorunun kökü bence burada yatıyor. Erkek huzur arıyorum dediğinde ne istediğini daha bir biliyor. Kadınlarsa bilmiyor. Ben var ya, olmaz ya hadi diyelim "huzur işi"ne girdim. O minvalde yaşamaya karar verdim şu üç günlük hayatı, var ya o doğu felsefelerinin hepsinin ne kadar seks numarası varsa yalarım yutarım. Tao'sundan Tantrasına bulaşmadığım iş kalmaz. Lafta kalmaz o huzur.

Bazı yazıları yazarken, gerçekten sinirleniyorum. Bunu da yazarken sinirlenmiştim.

Huzur çok güzel bir şey, içinin böyle s.kindirik olarak boşaltılması kanıma dokunuyor. Anlamı da güzel. Lan otla çayla olacak iş mi?


Kod adı Melita'ydı, adını tahmin etmişsinizdir. Hani bazı kadınlar vardır ya, yaşından çok genç gösterirler. Öyle bir tipti. 26 yaşındayken 17 gibi durur. Lafonten "Lolita gibi olm" demişti, adı da Melis'ti. Adı da kaldı Melita. "Olm bu reşit değildir, bi' kafa kağıdına bak şunun çaktırmadan" demişti bana. Melita tahmin edebileceğiniz gibi minyon kasa, kumral. Çok güzel bir ses. Tamamen tesadüf eseri tanışmıştım. Sosyal çevremden değil. Dıdının dıdısının dıdısı tadında. Çok beğenmiştim ilk gördüğümde, ilk görüşüm şöyle oldu. bir arkadaş toplantısıydaydık. hani şey olur ya, masadaki kızlardan birinin telefonu çalar, o da "Aaa gel gel tabi, 5 dakkacık da olsa uğrayıver" der. o şekilde gelir, aslında sırf onu görmek için. Hatta ilk geldiğinde hep şey ikilemini, stresini yaşar, gözlerinden okunur o stres. "Ya herkese merhaba desem masaya gelince, biri başka bir tarafa bakıyo olacak, sonradan beni masada görünce ay ne yabani şeymiş bi merhaba bile demedi diyecek. İlk bi herkese merhaba derken biraz daha bağırsam mı?" Ne demek istediğimi tam anlatabildim mi bilmiyorum. Tanımadığın kalabalık bir masaya merhaba deme sendromu. Ben Melita'da bunu o kadar net gözlemledim ki ve bu hali o kadar şirin ve seksiydi ki. Hemen karıncalandım. Öyle de bir durumdaki Melita'nın bizim masadaki arkadaşını da neredeyse hiç tanımıyorum. Bir yandan da içinde oldukça rahat olduğum bir grup.


Kuvvetli bir merhaba

Melita 5 dakika durdu zaten. Hemen kalktı. Ben hemen gittim Melita'nın bizim masadaki şubesine... Dedim ki, "valla istersen öküz de, istersen küstah de, istersen her istediğini elde edebileceğini zanneden salak y.vşak de ben bu kızla bir kez daha mutlaka görüşebilmek istiyorum" dedim. "Hemen arasana" dedim. Kız da sağolsun hiç gıcıklık yapmadı bana, şimdi aramayayım da ben sizi konuştururum tekrar bir şekil filan dedi. Telefonunu verdi bana Melita'nın, msn'ini verdi. Ben de Melita'ya direkt söyledim. Ben senin bir masayı selamlarkenki ikilemine tutuldum diye. Ona da sevimli geldi herhalde. İyi bir giriş oldu. Sonrası bant kaydı. 2 ay aynı evde yaşadık Melita'yla, çok varlıklı bir kızdı. Çok da güzeldi ama neye yarar. Güzelliği kullanmayı bilmedikten sonra. Beni huzurla dövmüştü. Hayatta bir mücadelesi olmadığı için saçma saçma şeylere sarıyordu. O da iyi değil. Valla ben ayrıldım. Kusura bakma dedim.

Ayrıldıktan sonra kesin bu acıya gelen iyi bir ot bulup demlemiştir. Arkamdan en çok bok atılan ayrılıklarımdan biri bu oldu. Uzun zaman geçti üstünden, pek umursamıyorum tabii ki. Dün akşam rastlaştım kendisiyle, galiba o çizgisinden biraz kayıp seksi kıza oynamaya başlamış. Yanlış zaman, yanlış insan diye düşündüm içimden. Bir selamlaştık, naber dedik sadece.

Sizinle de paylaşayım dedim.

Sanırım 2009'un son postu
Herkese huzur dolu bir yıl diliyorum, gerçekten.


Hamiş:
Ben huzuru bizim şirkette bi' Halime Ablamız var onun çayında buluyorum. Bi' demliyo, kokusu cihana yayılıyor.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Eski sevgiliden hayır gelir mi? Gelmez mi?

Bazıları der ki, "ex'ten next olmaz", bazıları der ki "eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağarmış", ama bazıları şöyle der "Eski sevgiliye duyrulur, özledim buna ne buyrulur."

Bu konu öyle bir konu ki bu işin doğrusu var mıdır yok mudur çok tartışmalı. Genel olarak ilişkiler konusunda kesin kararların her zaman daha sağlıklı bir durum olduğunu düşünmekle beraber "Eski sevgiliyle yeniden biraraya gelmek iyi midir? Kötü müdür?" sorusuna küt diye verilecek bir cevabım yok. "Aaa olmaz, ille de ver." derseniz. Yine vermem. Siz de alışın. Ben bu hayatta kaç kere ille de ver dedim de geri çevrildim biliyor musunuz? Biraz empati yapmış olursunuz. Ancak üzülmeyin, yazının sonunda bir final analizi yapacağım.

Kod adı Esquisse'di, Türkçe'si bildiğiniz eskiz. Ancak o böyle yazardı. Yani kod adını ben takmadım, kızın özbeöz nickname'i. Çünkü mimardı. Eli de acayip yetenekliydi. Her şeyi 15 dakikada karakelem çizebiliyordu. Yolda yürürken bazen bir bakmışsın yanından yürümüyor bir şeyler çiziyor. "Kızım bırak şu işleri bak geç kalıcaz" filan demeye kalmadan, o güzel bir şeyler çizmiş oluyor. Bir gün, "Ulan" dedim.

"Eloğlu ne kadar girintili çıkıntılı bina yapmışsa çizdin kara kara. Bi portresini çizmedin, onlar çıkıntı da, çıkıntı değil mi Djemba Djemba."


Ertesi sabah uyandığımda ise yanımda bir karakalem çalışma vardı. Djemba Djemba'yı çizmiş. Ulan insanın uyurken mi çizilir Djemba Djemba'sı dedim. Güldü. Sanki Djemba Djemba'nın portresi değil de, "Boynu bükükler, garip yetimler" filminin afiş çalışması. Olmaz dedim. Dinletemedim. Öyle ihtişamlı bir halini de resmetmedi valla. Kadınlarla ters gitmemek lazım.

Bugüne kadar Djemba Djemba üzerine yapılmış tek sanatsal çalışmanın, kendisinin uyku anına denk gelmesi sanatsal kariyerini başlamadan bitirdi diyebilirim. Ona da biraz moral bozukluğu olduğu oldu tabii. Ben de sonrasında kendisiyle kısa bi konuşma yaptım.

- Oğlum dedim, senin yolun zaten bu yol değil. Sanatsal oluşumlar içinde varolmak işin değil, işçisin sen işçi kal dedim giy dedim tulumları dedim. Hem işe biraz da iyi yönünden bak dedim. En azından kara kara bak filan dedim. Daha çok bozuldu.


Ustam seslendi uzaktan, giy dedi tulumları...

Esquisse, akıllı bir kadındı. Benden şöyle bir iki yaş büyük. Babası da mimar. O yüzden tuzu kuru. İstediğinde gidiyor ofise, istediğinde gitmiyor. Rahat bir hayatı var. Özenmiyordum desem yalan. Asla abartılı giyinmez. Abiye giyindiğinde çok güzel olur. Abiye dışında pek elbise giymeyen kadınlardan. Ben pek sevmem aslında o tarzı ama, gerçekten güzel yakıştırıyordu. Çok şıkır olmayan, ama hep yepyeni şeyler olurdu üzerinde. Güzel, özenli yemek yapan, kendisi çok az yiyen kadınlardan. Tam bir 7,0. KGG endeksiyle 7,2. Çok çekici bir kadın. Kumral, azıcık kemikli bir vücudu var. Yüzü de kemikli, ama göğüsleri gayet tatmin edici büyüklükte, bilekler ince. İşaret parmağında biraz deformasyon var kalem tutmaktan. Çok seksi.

Vücudunda ufak iki dövme var. Bir tanesi görünen, bir tanesine görünmeyen bir yerde. Görünmeyen yerde olan dövmesi çok güzeldi. Kendi çizmiş. Bir göz, ama çok güzeldi. Bacaktan popoya tam geçiş yerinde, ne güzel bir yerdir orası, o dövmeyi gören ve onda iz bırakan her erkek için çok küçücükk bir işaret, bir nokta koyduracağını söylemişti o dövmenin çevresine (50 yaşında filan). Bildiğiniz deli yani. Benim her zaman hoşuma gitmiştir böyle kendiyle zevkli oyunlar oynayan kadınlar.

Severim

Neyse bizim ilişkimiz iyi giderken, iyi giderken dediğim benim yine yemediğim bok yok ama Esquisse ile ilgili hiçbir sorunum yok, birden her şey tersine döndü. Ben aslında mutluydum onunla birlikte olmaktan. Gerçek anlamdaki karıncalanmamı yaşamamıştım, yaşayacak gibi de değildim. Ama o çok sorgulamaya başladı, agresifleşti. Bu kız böyle biri değildir. "İdare et oğlum T.İ" dedikçe içinden çıkılmaz bir hal aldı. Örneğin, benim işe geç gitmeme taktı kafayı. Lan sanane kadın. İşsiz güçsüz kalırmışım filan, akıl veriyordu. Kendi Arı Maya ya, bana akıl veriyor. Ben pek gelemiyorum böyle şeylere. Hiçkimseye de yapmıyorum böyle şeyler. Bencillik yok. Büyük bir kavgayla ayrıldık.

İşte burası zurnanın zırt dediği yer.

Bir ilişki bittiği zaman, ayrılan bir çiftin yeniden bir araya gelmesi işin özünde o kadar zor değil. Matematiksel olarak baktığında, onbinlerin, belki yüzbinlerin olduğu bir kümeden süzüp çiftleştiğin birisi var. Yeni bir süzüm yerine hazır süzülmüşe yönelmek aklen çok mantıksız durmuyor. Birçok insan bunu yapıyor zaten. Ancak iş burada bitmiyor. Bir ilişkinin Reload'unun çekilememesindeki en önemli etken, çevrenizedir.

İnsan bir ilişkisi olduğu zaman, ilişkide yaşadığı sorunları çoğu zaman göğüsleyebiliyor. O bana şunu yaptı ben de ona bunu yaptım, ben sütten çıkmış akkaşık mıyım muhasebesi, az adamla (yani iki kişi olunca) kolayca yapılabiliyor. Ancak bir ilişki ayrılıkla sonuçlandıktan sonra bu muhasebenin içine çevreniz de giriyor. Arkadaşlarınız, aileniz (benim için değil de genel olarak) falan filan. Özellikle kadınlarda daha çok bu durum. Ayrıldığınız gibi kendi aranızda değil başkalarıyla konuşmaya başlıyorsunuz.

Mesela, biz ayrıldığımızda Esquisse çevresindeki herkesle dertleşmiş, benim ne siksok bi adam olduğumu filan söylemiş yakın arkadaşlarına, babasına mabasına. Kadınlar çok daha sert bu konuda, valla telefon listesini sıradan ararlar adama bok üstüne bok atmak için. Ben daha masumum. Ben bi tek Lafonten'e dedim ki, "Olm bak bu karıdan bana hayır gelmez, baksana Djemba Djemba'yı nası çizmiş" Lafonten baktı zaten, "Olm sizin ilişkiniz bu çizildiği gün bitmiş" dedi. "Djemba Djemba... Ama beğenirsin, ama beğenmezsin, kariyer sahibi bi oyuncu. Uykusu onun özel hayatır. Ayıp ayıp filan dedi." Kafam da bozuktu beni güldürmek için dedi bunları.

Neyse, onun çevresinde, "Esquisse'in komik ve yakışıklı" erkek arkadaşıyken, babasının gözünde "Vay be efendi adama denk geldi bizim kız"ken bi anda, çok afedersiniz y.vşağın bayrak taşıyanı oldum. İnanın bu iki satte filan oldu. Esquisse desen, Lafonten'in gözünde, erkek düşmanı alet çizicisi, filan...

Velhasıl, bu işler yaşamadan öğrenilmiyor.

E şimdi şartlar bir araya gelse, biz nasıl birleşicez şimdi. Olacak şey mi? Netekim, Esquisse İngiltere'ye gitti ve 8-9 ay orada kaldı. Dönmeye yakın bana habire mail atmaya başladı. Ben de için için istiyorum. Bir sevgilim de var o sırada, ama karıncalar basmış durumda ortamı. İçim de istemiyor değil. Bi mail attım, açık açık yazdım durumu, ciddi bir ilişkinin zor olduğunu ama denemekten bir şey çıkmayacağını, bi' daha Djemba Djemba'yı güzellik uykusunda değil çizmek o sırada ona bakmayacağını filan aranti ederse gelince buluşmak istediğimi sdöyledim. Geldiğinde yeniden beraber olduk.

Biz mutluyduk aslında, o beni iyi tanıyor ben de onu, kafa da rahatlamış. İşler güzel. O biraz sosyal çevresinden koptu, çünkü ben onla bir şekil onun çevresine girersem bu işin olamayacağı belli idi, bunu da onunla konuşmuştum. Orada yavşak adamdım. Kötüydüm, kızı zamanında üzmüştüm, yine üzerdim. O bu hayata bir süre katlandı. Güzel de vakit geçirdik, ancak sonrasında tekrar İngiltere'ye döneceğini söyledi. Orda mimarlık daha bi bişeyler bişeyler saydı. Ben de tamam dedim. İyi gitmesine rağmen reloading işlemi yarım kaldı, çok pis erör verdi.

***

Tabii bu sadece bir örnek, çok yakın bir arkadaşımın süper başarılı bir rekonstrüksüyonu var mesela.

Son sözüm:
Exten next olur. Ancak eğer ilişki çok çok ciddi, evliliğe filan koşan bir ilişki değilse... İlişki çok ciddi bir ilişkiyse, eski sevgiliyle yolların tekrar kesişmesi bi noktada bana göre patlak verir. Sen patlatmasan, çevrenden biri patlatır bir şeyleri. İnsanlar hiçbir şeyi unutmuyorlar çünkü, bi yerde hop adamın g.tune sokuveriyorlar.

Esquisse'den öğrendiklerim:
1- Zaten biliyordum, yine öğrendim, yine öğrendim: Kadınlar çok konuşuyor.
2- Bir kız babasıyla çok yakınsa, ilişkiye girmeden önce bir daha düşün. (Bu konuyu belki daha sonra takrar açarım, önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum.)
3- Sanat için soyunmak, Djemba Djemba'ya göre değil.

24 Kasım 2009 Salı

Oyunu Açmak - Pusu

Eğer okumadıysanız Bu yazıyı okumaya başlamadan önce, bir önceki yazıyı okumanız gerekmektedir.

Normalde şöyle bir geyik vardır. Diyelim ki iki arkadaşını çiftleştirmek istersin. Bu durum sürekli öyle bir hazırlanır ki, "Aaa bak, Aylin'in haberi yok valla.", "Aaa Okan'a hiçbir şey söylemedim; heyecanlanıyor o şekilde, doğal davransın diye" filan. Güya ikisinin de haberi olmaz bu durumdan. Ancak %99,9 ikisinin de haberi vardır. Bu salak kandırmacayı herkes oynar. Mağdurita ve Carlos'un hakikaten haberleri yoktu. Benim, biraz dolaylı da olsa Limbo'nun kurduğu net bir pusu bu. Oyunu Açmak Pusu, adını işte bu durumdan alır.
Mekana vardık. Oturduk. PuCCa geçen yazmıştı, başlık çok hoşuma gitmişti. Durum resmen, üçünüze üçümüz bayram etsin çükümüz.



Oturmadan önce restoranda hızlı bir çevre taraması. Hanımlar bakın bir restorana gidildiğinde yanınızdaki erkeğin beyni nasıl işliyor?

O sırada erkek beyni:
Dıt dıt dıt, saat 4 yönünde sarışın: 6,8 (sevgilisi var, Allah bağışlasın), dırı dırı dıt: Yan masada sırtı dönük kumral, yüzünü göremedim ama umut vaadediyor (yalnız gibi, iki kız arkadaşıyla gelmiş, tuvaletten erkek arkadaşı gelip gelmeyecek mi kontrol et). Dırı dıt dıt dıt: Uzak köşe, saat 9 yönü, esmer bomba, iki kız bir erkek (acaba erkek hangisinin yavuklusu), Viyuv viyuv viyuv viyuv viyuv (red alert): Saat 11 yönünde, 8-9 kadınlı bir masa, Modern kına gecesi konsepti olabilir. Şimdilik tek tek analiz etmeye vakit yok, çıkar ordan bişeyler. Mission complete! Bip!

Beyin, bu işi bir bilemedin iki saniyede tamamlamak zorundadır. Çünkü asıl iş bu işlemden sonra başlar, ve gerçekten zaman saniyeler mertebesindedir.

İşte şimdi:

Tık tık tık tık tık bütün dişi varlıkların "T.İ maps" uygulamasına yerleştirilmesi ve masanın tangi tarafına oturacağımın kararı. Bakın. Yıllarımı verdim, mühendis oldum. Sanırım hayatımda tek gerçek mühendislik yaptığım anlar o anlar. Aman yarabbim, ne analizler, ne ince detaylar, ne hız, o ne açı hesapları, o ne trigonometri. Eee onun da adını boşuna kosinüs koymamışlar. Bi amaca hizmet etmese mosinüs, fosinüs filan olurdu. Niye kosinüs? Sebep sonuç ilişkilerini kurmak lazım.

Neyse, bu kadar yazdığıma bakmayın. bu mekanizmanın toplam işleme süreci toplasan 5-10 saniye. Nereye oturacağım konusunda bir de şöyle bir detay var, Mağdurita'yla karşılıklı oturmak istemiyorum. Yanyana zaten hiç istemiyorum. 8'li grubu da görmem lazım. Bir şey olacağından değil belki ama gözümün önünde olsunlar ne var yani.

İşte insan beynini çok zorlayan pozisyonlar. İşim o sırada sırf nereye oturacağım diye düşünmek olsa, mevzu değil. Ancak insanları tanıştırmak, hal hatır sormak filan gibi görevler de üzerimde.

Durum raporu:

Yerleştik.
1-
Çaprazdaki iki kız bir erkekli masayı tam göremiyorum, ancak yerim iyi, esmer bombanın yüzü bazen aradan çakıyor. Aradaki masadaki oturanlardan biri arkasına yaslanınca tık diye kızın yüzü çakıyor aradan, flash gibi. Kara flashım benim.

2- 8'li gruba doğru pozisyondayım. Masaya hakimim.

O kumralın erkek arkadaşı tuvaletteymiş. Görevi iptal emri.

3- Haa, asıl durumu söylemedim. Margarita, tam karşıma oturdu .mına koyim. Onların da (Pembe Panter ve Mağdurita) eli armut toplamıyo tabii ki. Bir strateji geliştirmişler. Ben onu hesaba katamamıştım. O ilk merhaba öpüşmesi sırasında, herkes ayağa kalktığında onlar da çok iyi pozisyon aldılar. Sırayla öpüşürken ben bi' anda bir hava boşluğuna girdim. Türbülans anından sıyrıldığım an, herkes bir sandalyenin başındaydı. Hasiktir.


Eee, dediğim gibi biz düşünüyoruz da kadınlar düşünmüyor mu? Aslında oturma sistemine bakıldığında karşılaşmanın ilk ciddi akınları Pembe Panter ve Mağdurita'dan geldi. Kalemde tehlikeler var, gol yok.
Bi de Mağdurita'yla 6'lı masanın ortasında değiliz, karşılıklı olarak en sağındayız. Çok tehlikeli. Sanki bunları bir başbaşa bırakırız konuşurlar modu olabilir. Allah korusun.

Muhabbet başladı. Herkes rakı, Mağdurita dışında. o Kırmızı şarap istiyormuş. Koçum Carlos, şarap önerdi. Masa şekillenmeye başladı. Belli ki Pembe Panter, bütün gece bir bardak rakıyı bitiremeyecek. Mağduritaysa içiyor. Tam tersini yeğlerdim. Pembe'nin iğnelerinden Mağdurita'dan çok korkuyorum çünkü. Derken Limbo sazı aldı. Bu Pembe'yle Mağdurita'nın şirketten ortak bi tanıdıkları
çıktı. Limbo onun taklidini yaptı. Çok güzel gidiyor.

O sırada Carlos çişe kalktı. Ben de kalktım. Hem benim de gelmişti, hem de Carlos'u bir yoklayacağım. 8'i bi yerdenin yanından da geçtim. Biri çok güzel. Ama elim kolum bağlı, onunla uğraşabilecek durumda değilim. Kalemde gol görmdeden geceyi tamamlasam iyi. Ama kız da ne güzelmiş. Limbo'yu o masaya mı tahsis etsem. Hemen de kaynaşır ha. Neyse tuvalete girdim. Carlos hemen atladı. "Olm sen bana bu kızı niye söylemiyorsun. Kaç yaşında bu kız, nerede oturuyor moturuyor." Soruyor da soruyor. Pusunun ilk ayağı anladığım kadarı ile tamam.

Bunun gibi bir masa, böyle bi uzakdoğu yemeği konsepti yok ama hava bu. Resim alıntıdır.


Masaya döndüğümüzdeki manzara süper. Bu sefer de Mağdurita'yla Pembe Panter masada değil. Resmen satranç. Kasparov-Karpov mücadelesinin geri dönüşünü kutluyoruz gibi.
Ne konuştular bilmiyorum, ama makyajlar tazelenmiş. Bravo. Limbo, bana laf çakıp çakıp duruyo ama o enerjisini biraz gözaltlarına yöneltse ya. Bak ne güzel omuş kızlar.
Muhabbet genelde iş miş. Bu grubun nasıl bir araya geldiği, daha doğrusu işin en en en kökeni hiç konuşulmuyor. Süper. O tatil sanki hiç yapılmadı.

Sona doğru...

Hani gecenin sonlarına doğru masalarda bir yavşama olur.
Birisi tuvalete gider, sen tuvaletten dönünce onun yerine oturursun. O gelir sonra senin yerine oturur masa karışır filan. Ben maç sonu taktiği olarak onu belirlemiştim. Maçı 0-0'da tutup. Sonlarda masada yerleşim kaosu yaratmak, olursa bir golle üç puan. Olmazsa 0-0'a da razıyım. Gerginlik çıkıp İlker'in işi bozulmasın. Bakın hiç onlardan bahsetmedim. İlker'le Pembe Panter olmuş. Aha buraya yazıyorum onlar evlenir. İlker paralize çünkü. Bu geceden sonra o ilk "biz neyiz ya, tanımlama problemimiz var. çok iyi anlaşıyoruz ama..." sendromu biter. Gecenin sonunda öpüşürler gibi geliyor.

Son dakikalar tam istediğim gibi geçti. Ben İlker'in yerine geçip Pembe Panter'le saçma sapan bir muhabbet açtım. Azıcık da bile bile ters fikirler attım ki ona muhabbet uzasın diye filan. Kitledim onu. Limbo şova başladı. Şovu, geceye burada değil bilmemnerede devam edelim diyerek noktaladı. Carlos gaz, bıraksak bütün hesabı o ödeyecek. Rica minnet eline bir şeyler tutuşturduk. Restorandan çıktık. Elveda, esmer, elveda mahşerin 8 atlısı. Mağdurita hafiften sallanıyordu zaten. Zom değil, ama kafa güzel. Taksi tutalım dediler. Limbo "yok dedi. Sığarız T.İ'ın arabaya. Arkaya dört sığarız, üç kızız zaten. " 15-20 saniye sonra da bana "Ben de arabada bu kızı Carlos'un kucağına oturtmazsam bana da Limbo demesinler" dedi. Ben resmen koptum, gülme krizine girdim.

Arabadayız...

Arabaya bindik. Yanıma İlker oturdu. Soldan sağa geri dörtlüyü sayıyorum. Pembe Panter (tam arkam), Limbo, Mağdurita, Carlos. Dikizden bakıyorum. Çok komikler. Sonra Limbo ah ah ah filan gibi bir ses çıkardı. Herkes noldu dedi. Sonra yok bişi yok yok yok devam dedi o da. 2 dakika sonra bir daha Aaa aaagh nidaları eşliğinde, sağ bacağından bilmemne ameliyatı olduğunu, herhalde bilmemne krampı girdiğini söyledi. Yuuuh :).

Eee, Limbo rahat etsin diye tahmin edin ne oldu. İlker koltuğunu iyice öne aldı. Mağdurita da elbette hop çıkıverdi yanındaki arkadaşın üstüne... Kucağına diyemeyeceğim, çünkü çok üstüruplu oturdu. Dizlerinin en önüne. Bravo.

Limbo'yu da kabak gibi aynadan görüyorum. Göz göze filan geliyoruz.

Yeni mekana gittik. Ben çevre taraması yapmadım. Limbo'ya tapınmakla meşguldüm çünkü. Carlos'u yalnız yakaladığım bir an ona kızın Margarita'dan çok hoşlandığı bilgisini sızdırdım. Pusunun ince ayarları da tamamdı.

Oyun açılmıştı. Kanatlara yayılmıştı. Carlos'la İlker de eşek değiller ya. Çalıştırırlar artık o kanalı.

10 dakika sonra Limbo'yla dans ederken, Mağdurita'yı gördüm. Elinde bir Margarita vardı.
Evet o artık yine Margarita'ydı Mağdurita değil.

20 Kasım 2009 Cuma

Oyunu Açmak

Niye bu kadar uzun bir ara verdim?
Çünkü hastaydım.
Bilirsiniz, araya giren şeyler çok önemlidir. Hayatın her alanında. Araya giren şeylerin neler ve ne kadar önemli olabilecekleri konusunda uzuunca yazabilirim. Ama bu defa iş başka. "Domuz gibiyim" ve "domuz gribiyim"in birbirinden tek farkı araya giren bi "r"dir. Özetle Domuz gribi olmuşum, bir hafta filan yattım. Ancak endişelenecek bir şey yok. O musibet "r"yi çıkardım aradan. Çabuk atlattım. Artık domuz gibiyim. Ne demiş Sultan Süleyman? "Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi", doğru demiş. Gerçi dünya ona da kalmamış. Kimseye de kalmaz. O yüzden araya ne kadar çok şey sokarsak o kadar iyi.


Hayata dönüş...

Usta ile Margarita diye bir yazı yazmıştım. Yazı dizisi, 2 bölüm. Eee, önce diziyi anlattım, seri bitti. Şimdi de sırada sinema filmi var. Tabii bunun o diziden sinema filmine evrilenlerden bir farkı var. Onları Next ve Nextstar sunar bunları Sex ve Sexstar.
Varsa öyle bir firma, çıksın ortaya anca o sponsor olur. Gerisi yanaşmaz.
[Hanımlar, kendime sexstar demedim. Öyle bir iddiam yok. Öyle bi firma olsa dedim sadece.]

Neyse,
Bence okuyunuz, fakat o yazıları okumak istemeyenler için çok ufak bir özet: Tatilde tanıştığım iki hanım. Biri Margarita, diğeri Pembe Panter. Pembe Panter 7,8, Margarita 6,8. Pembe Panter'i çok güzel bulup, akşamında ise Margarita'nın daha seksi ve daha mantıklı olduğunu düşünmüştüm. Kendisiyle işlerin daha makul şekilde yürümesiyle de bir cinsel münasebetimiz olmuştu. Sonrasında tatile katılan arkadaşım İlker ise Pembe Panter'e aşık olmuştu. Pembe Panterse bir akılçelendi.

Karışık bir dünya.

Arkadaşım İlker'in Pembe Panter'le aşkı sebebiyle bir şekil İstanbul'da da bu ikiliyle kopmam mümkün olmadı. İlker, Pembe Panter'in peşine böylesine delice düşmese, aslında benim açımdan da Margarita açısındanda çok daha iyi olacaktı. Yaşandı bitti olacaktı. Ancak şimdi öyle olmadı, olamadı. Pembeyle Margarita çok iyi arkadaşlar, İlker de yamanınca bir şekilde 3'lü oluyorlar ve orada ben eksik kalıveriyorum. Anladığım kadarıylaBunun saçma sapan gerilimi yaşanıyor aralarında . Margarita olmuş Mağdurita. İlker, Pembe Panter, Mağdurita. Ortak paydaysa belli: T.İ. Hiç güzel bir şey değil böyle bir durumda ortak payda olmak.

Bu sefer karakter yoksunu arkadaşım İlker bana yüklenmeye başladı, benim onlarla olmamam bir şekilde total bir kızgınlık ve kıza boynu büküklük yaratıyormuş, coşamıyorlarmış benim yüzümden falan filan. (Eminim bana diyeceksiniz ki böyle saçma sapan bir gerekçe olamaz, atıyorsun g.tünden. Ama işte erkekler bir kadını kafaya taktıkları zaman, bu denli akıldışı düşünebiliyorlar. Gerçekten.) Unutmayın, Pembe Panter bir Akılçelen. Erişkin bir erkeğin aklını alıp istediği yerine sokabilir.

Ulan Mağdurita'nın benim bakış açımda olabileceğine inansam hemen damlayayım, kimbilir ne güzel arkadaşları vardır. Adı Mağdurita'ya dönüşebildiğine göre bu olasılık devre dışı. Şu an en son istediğim şey bir ilişki moduna girmek. Yine insanlık bende kalsın dedim gittim bir akşam. Tabii ki o buluşmayı dört kişiden teşkil etmek gibi bir acemilik yapmadım. O dörtlüde oluşabilecek cinsel gerginliği düşünemiyorum. Off. Masada muhabbet tıkandığında filan oluşacak sessizlik. Pembe Panter'in planlı bir şekilde "Eee, T.İ sen neler yapıyorsun?" filan gibi sorular soracak olması. Ya gitmeden yan çizmek için binbir tilki geçti kafamdan. Fakat İlker de son vuruşu yapsın istiyorum artık, hıyar herif bir şekilde bana mâletti kızla "adı konmuş" bir ilişkiye başlayamamalarını. Haftada 5 akşam dışarı çıkıp niye adını koyamıyorşlarsa...

Neyse ben ekstradan iki arkadaşımı davet ettim. İkisinden de özel ricada bulundum yoksa bu davete gelecek tipler değiller. Davet ettiklerimden bir tanesi eski kız arkadaşımdı. Arada peşinden koşup, uzaktan şutlarla hala kaleyi yoklasam da hiç yüz vermez bana, sever ama, ben seni artık afacan bir çocuğu sever gibi seviyorum diyor bana. Accayip koyuyor, bana her şeyi de seni öyle afacan çocuğu sever gibi seviyorum deme. Sonuçta beni çok çok iyi tanıdığından uyuz etmesini de biliyor tabi. Kod adı Limbo [Göğüsleri azıcık büyüktü. Gittiğimiz bir tatildeki eğlencede. "Ben bu göğüslerle Limbo dansına bir sıfır yenik başlıyorum T.İ" demişti bana, tahmin edebileceğiniz gibi kod adı o anda takılmıştı: Limbo].



Neyse,
Limbo'yu çağırmamda iki sebep vardı.
1- Alttan alta, Mağdurita'cım ya bak hayatlarımızda eski defterlerden insanlar olması normal bir şeydir mesajını verebilmek.
2- Limbo çok akıllı bir kadın. Beni çok sever, çok da iyi tanır. Accayip de komik bir şekilde dalga geçeriz birbirimizle her ortamda. Çok takılır yani bana. Biz biraz sitkom çifti gibiydik onla. Sonrasında da o mod devam etti. Yani o gece benim üzerimden ortamı yumuşatabilecek birisi Limbo. Genelde eskiden beraber olduğum kadınlar pek haz etmez benden. Limbo hiç öyle değildir.

İkinci davet ettiğim arkadaşım Carlos.
Carlos, saçmasapan polemiklerin değişmez adamı. Adını Roberto Carlos'tan değil. Ayça Şen'in Sebastian Carlos'undan alır. Bilmeyenler için. Carlos çok yakışıklı çocuk, onu n'için çağırdım?

1- Kendisi x bir konu üzerine ne olursa olsun çok uzun konuşabiliyor. Biz baygınlık geçiriyoruz, o yılmıyor, bazen susuyor, sonra küllerinden yeniden doğuyor. Gece olur da muhabbet tıkanırsa, "neden çatılara bilmemne sistemi yapılmıyor, çok daha ucuz ve kaliteli, çünküü hükümet istemiyor." gibi, bizim bilmediğimiz, bu hayatta saniyemizi ayırmak istemediğimiz, anlamadığımız, arada sadece hıı hıı dediğimiz bi' konuyla ilgili bile masadaki herkesle kavga edebilir.
2- Ancak başka bir diğer özelliği daha var. Fena halde bekar, gayet yakışıklı.

Neyse biz üçümüz, ben Limbo, Carlos, bunların yanına gideceğiz. Mekana gitmeden ben önce Limbo'yu, sonra Carlos'u alacağım. Mekana akacağız. Pembe Panter, Mağdurita ve İlker orada olacak.

Limbo'yu almaya gittim, klasik geç kaldı tabii (Kadınların geç kalmasına hiç kızmam, çünkü daha güzel olmak için gecikirler)... "10 dakika yukarı gel anca hazırlanırım" dedi. Çıktım evine, çaldım zilini, kapıyı açtı. Dakka 1 Gol 1! "T.İ efendi sen 2 dakka bekleyiver ben iniyorum" dedi. Ne diyosun kızım filan dedim. Dakkasına soktu lafını. "O paçalar niye öyle kısa lan, pantolonu başkasından almış gibi dedi." Yeminle öyle bi durum yok. Lütfen inanın bana, öyle T.İ. Efendi'lik bi durum yok. "Bu senenin modası çok çok azıcık kısa güzelim, sende o erkek modasını takip edecek çap nerde? tiril tiril kıyafet, kaç para verdim ben ona biliyore musun" filan demedim hiç. Çünkü sırf beni gıcık etmek için yaptığını biliyorum. Aslında severdi giyimime özenmemi filan. Limbo'yu biraz daha tanıyın diye bu örneği araya sıkıştırdım. Sonra onla ikimiz Carlos'u almaya giderken, ona biraz durumu izah ettim. Dedim ki, bak güzelim, yeni bir çift yaratıyoruz. Sen kritik asistçisin. Ortaları güzel kesicen. Rıza gibi muz orta yapıcan. Bu sayede Carlos'la Mağdurita'yı yapıcaz diye. "T.İ'cığım, sen kısa donla gezerken ben çevremden uyumlu çiftler yaratıyordum sen merak etme. Hoş, hala kısa donla geziyorsun ama.. Bana bırk. Merak etme önümüzdeki sene yeğenini alırsın kucağına, adını da T.İ. koyarlar" dedi. "Aman aman" dedim "Ayarı iyi yap, 6 aya filan ayrılsınlar. Daha uzun olmasın. Yeğen meğen istemem." Acayip üstüme gelmeyi biliyor Limbo. Kaçırmadı fırsatı. Çakal Limbo, zaten sever bu suları. İçim rahat.

Carlos'un arabaya binişi:

Carlos gelir gelmez, Limbo buna ayarını çekti. Bana sataşarak, erkek güzeli gör erkek. "Neydi o Beşiktaşlı Futbolcu onun gibi kaldın Carlos'un yanında" dedi. Vallahi kızmaya başlamıyorum desem yalan. Neyse, Limbo çok güzel giyinmiş bu arada. Be geceki güzelliğinin hatrına sesimi çıkarmıyorum. Bu gece bu performansı göstersin yeter ki..

Arabayı park edip, mekana vardık. Vardığımız an, İlker'in niçin akıl tutulması yaşadığını bir kez daha anladım. Pembe Panter dehşetti. Margarita da çok güzeldi. Masaya oturduk.
İçki rakı, kadro güzel. Gece ilginç olaylara gebe. Ancak hepsi bir sonraki postta.

Çok yakında.
Oyunu Açmak Pusu

6 Kasım 2009 Cuma

A tribute to...

Ya ben bu bilim adamlarını anlamıyorum. Hani diyorum bazen al eline zopayı, neyse... Bir GDO'dur gidiyor. Yahu, siz madem hıyar görünümlü domates, patlıcan görünümlü fındık yapmaya kadirsiniz, bu kadar ilerledi bu iş. Ne uğraştırıyorsunuz bizi bu kadar. Tutalım kız arkadaşlarımızı ellerinden, getirelim size, siz de alın şu aşırı romantizme sebep olan genleri. Dilberler biraz akılcı, mantıklı bakabilsinler şu işlere.

Anlamıyorum arkadaş. Böyle ulvi bir amaç varken siz mutant patates üretme peşindesiniz. Bilmediğimiz mevzu değil. Unutmayın, biz ninja kaplumbağalar nesliyiz. Yemeyiz bu numaraları. Lütfen. Hepimiz Donatelloyuz, hepimiz Splinter Ustayız. Anlamak mümkün değil sizi. Bir iki ayar çekseniz, yeminle şahane hayatımız olur. Hem kadınların hem bizim. Hadi gözüm.

Ben mi yanlış hatırlıyorum? Foursome di mi bunlar. Adenin, Timin, Guanin, Sitozin. Eşleşmeler de belli. Şöyle ezberledik: Adenine Timin, Guazine Sitozin. Amma da insan ismine benziyolar.

Hayal ediyorum:
Adenin: Esmer güzeli bir kadın. İspanyol dansı yapıyor. Çok seksi.
Timin: Yani Tim, Amerikalı. Sarışın, porno yıldızı gibi adam.
Guanin: Fğansız. İncecik. Çok güzel bilekleri, böyle azıcık sivri bir burnu var, özgür yaşayan bir tip. Bi kırığı var, RNA ortamında, Urasil.
Sitozin: Sito, Fiko gibi. Türk. Guanin'le takılıyor. Gününü gün ediyor.



Eşleşmeler belli. Adenine Timin. Guazin'e Sitozin. Dünyanın düzeni bu monogami.
Yani Adenin'e Tim'in gideri var. Guanin'e Sitozin yanık.


Bilindik durum:
Adenine Guanin, Sitozine Timin. Bak. Bi' oynuyosun genlerle, önce Guanine Timin, sonra Adenine Sitozin. Sonra hepsi birden Adenine. Açıkçası benim genetik biliminde aradığım tat, aradığım doku bu. Çözün şu işi, dileyin benden ne dilerseniz. Olmayacak şey değil. Bir düşünün bilim adamları, hadi bakiym. Hadi gözünüzü seveyim.

Neler yazacaktım, konuyu yine nerelere geldi. Lütfen benim yavşaklığıma bakmayınız. Bu post önemli post. DNA'lar istediğimiz kıvama gelmedi ve yalnız kaldık. Ordan devam ediyorum.

Düşünün
Benim gibi bir adam bile diyebiliyor ki, bu postta Akılçelenlerin, Untouchables'ların, Margarita'ların, Hulahopların, At kuyruklu Sinyorita'ların, 40'ı çıkmadan cılkı çıkanların, Müdirelerin ve Bolonezlerin, hiçbir dişi sineğin bile yeri yok. Çünkü bu yazının onlara ihtiyacı yok. Bu yazı, dünyanın kendi kendine yetebilen 7 yazısından biri. Bu yazı bir yalnızlığa övgü yazısı. Bu yazıda olsa olsa o kadınların hayalleri olabilir. Hayali silüetleri. Bedenleriyle isteseler de yer alamazlar bu yazının içinde. Hepsi kafamda olur kafamda biter. Siz okuyucular bile göremezsiniz. Kimse göremez. Ne güzel.

Tekrar düşünün,
Bir konsere gidersiniz. Hayvanlar gibi çalarlar. Büyülenirsiniz çalanların performanslarından. Ancak kabul edin çıkışta dersiniz ki, "ya elektrocunun attığı solo, beni benden aldı. O neydi ya." O kadar şey çalınmıştır, ama aklınızda kalan bir solodur. Tek başına yapılmış olması inanılmaz etkiler insanı. Hepimizin içinde kahraman yaratma arzusu vardır çünkü. Duygusal olarak bundan hoşlanırız. O solo hoşumuza gider. ,

Hiçbirimiz unutamayız Oktay'ın o inanılmaz golünü. Buraya tıklayarak izleyin lütfen tekrar. Adam şu sıralar dünyanın en saçma yorumlarını yapsa bile o gol hayatı boyunca onla gelir. Neydi bu golü bu kadar unutulmaz kılan. Esasında modern futbol anlayışından bu kadar uzak saçma sapan bir gol olamaz. Bir tek nedeni var: Tek başına atılmış olması.

Daha da düşünün.

Belki sevgiliniz olmayabilir. Belki işler kötü gitmiştir, belki ergenlik sivilceleriniz yüzünden güzel kızlar 2 üst sınıftaki erkeklerin peşindedir. Belki alakasız bir şekilde, kadınları bir süre içiniz kaldırmıyordur. Belki gerçekten bundan daha çok zevk aldığınız anlar vardır. Belki, bu işin fiziksel yorgunluğunu kaldıramayacak düzeydesinizdir, ama canınız hala istiyordur. Belki bu hayatta hiç ulaşamayacağınız birisi vardır ve onunla olmanın bir hal çaresini arıyorsunuzdur. Belki de sadece olmuyordur ulan işte, yoktur.

Son bi' düşünün, bi gayret.

İşte masturbasyon, iyi kötü, her günün dostudur. Her yola gelir. Sadıktır. Ağzı sıkıdır. Yok ağzı sıkı değildir de :), sır saklamayı bilir diyim. Dobradır, bazen kendine bile itiraf edemediklerini çat diye yüzüne vuruverir. Yine de her ne olursa olsun, dünya tersine dönsün seninle onun arasında kaldığını bilirsin. Zevk peşindedir. Gerginliğe prim vermez. Aynı zamanda o sınır tanımayandır, Seni kimlerle buluşturur kimlerle. Hayallerinin gittiği her yere sorgusuz sualsiz seninle gelir. Masturbasyon guzeldir.

Tehlikeli İlişkiler'in 31'inci postunun sonu.



Bu da mı gol diil hakim bey! Bu da mı gol diil!

4 Kasım 2009 Çarşamba

Bir okur mektubu. Oyunu açmak. Zizu.

Daha önce yazdığım bir yazı vardı. Bana göre en önemli 3-4 yazımdan bir tanesiydi: Verkaç. Bazı okuyucuların gözünden kaçırmaması çok güzel.

E-mail adresime blogu takip eden bir hanım okuyucudan gelen bir yorum biraz o yazdıklarıma geri dönmemi, hatta konuyu biraz daha açmam gerektiğini düşündürttü bana. Gelen maili bir bölümünü keserek aşağıya kopyalıyorum. Gönderen kişinin ismini yazmıyorum, onun yerine kendi taktığım kod adını yazacağım.


"T.İ,
Blogunu en başından beri takip ediyorum. Yorum yazmıyorum ama sıkı bir takipçin olduğunu söyleyebilirim. Blogu özetlemem gerekirse, öğretici. eski erkek arkadaşıma gösterdim, bir süre sonra "söyle yazmasın daha o .bne, deşifre oluyoruz" dedi :))). Erkek muhabbetine genellikle tahammül edemiyorum, edebiliyorum da, saniylerle sınırlı olarak. Dakika mertebesine ulaştı mı uzaklaşmak istiyorum. Erkekler, birbirlerini fişteklemeye çok müsait varlıklar. Birbirlerini fişteklemek değil de fazlaca birbirlerine bir şeyler kanıtlamak derdindeler. Erkeklerin iç yüzünü bu şekil hafifletilmiş olarak, süzerek yazdığın için seni okuması güzel. Lütfen daha sık yaz.

Yalnız, yazarken kadınların uyuz olacağını düşündüğün yerlerde parantezler açarak hep önünü kesiyorsun. (şimdi bunu okuyan kadınlar kızmasın, işin aslını onlar da biliyor.) gibi ya da (onun için demedim, aslında şişmanları severim)... Bu blogun en sevmediğim yönü bu, bazen kiminle dans ettiğini bilmez bir tavır içinde oluyorsun. Biz anlarız anlayacağımızı, sen merak etme. Hafife alma kadınları. mesela o verkaç yazısında, kadınlar bu organize işlerden anlamaz. Tesadüf sanarlar ama o işin aslında altyapısı çoktur demişsin ya. Klasik olacak ama bir cümleyle cevap verebilirim sana: Siz giderken biz geri dönüyorduk. Onun tesadüfleri sevmesi de sana tur bindirdiğinin resmidir.
...
Kadınları tasvirlerin hoşuma gidiyor. Neredeyse hepsi birebir gözümün önüne geliyor. Erkeklerin genelde bu durumu aşağılar bir hali vardır. Yani kadınların süslülüğünü, makyaja ve kendilerine düşkünlüklerini. Bunları takdir etmek konusunda samimi olman güzel. Zaten tek baktığınız şey neredeyse bu, onu da %90'ınız eleştiriyor. Tam salaklık. Yazdıkların aslında ne kadar bu konuda dikkatli olduğunuzu gösteriyor. 3 fotoğrafımı ataç ettim, beni de bir yorumlasana, puanım kaç, ne kasayım? Çok merak ediyorum.
... ...
;)

sevgiler,

Zizu
"

Nokta noktalı kısımlar bende saklıdır. Bu maili geçen ay almıştım. Hakkında bir şeyler yazmak istedim. Ancak bir türlü oturup da diyeceklerimi derleyemedim. Hanımefendinin cevabını derhal yolladım tabii ki.

Burada kadınlardan ve erkeklerden aldığım her yorum, her mail, bir şekilde ufkumu açıyor. Çünkü bu işlerde tanımlanmış bir doğru yok. "Zannetmenin ve bilmenin" maalesef kesin çizgilerle ayrılamadığı bir dünya bu ilişkiler arenası (Şimdi ilişkiyi arenada yapılan dövüşe benzetmek hatalı, ilişki dediğin sevgiyle, aşkla, romantizmle yaşanmalıdır mücadeleyle değil diyen okurlar olacak, ben onu demek istemedim peşinen söyleyeyim, Zizu :) )

Mailin sahibine Zizu dedim, çünkü, kadınların basit verkaçlardan ziyade daha büyük organizasyonları olduğundan bahsediyor. Eee, onun için de Zizou'ya ihtiyaç var. İsminin sonu da çağrıştırıyordu. Çaktım Zizu'yu.



Eleştirilere tam olarak katılmadığımı belirtmeliyim.

1- Yani kadınların daha organize işler çevirebildikleri muhakkaktır. Ancak kadınlar maalesef ki samimi değiller. Kendilerine karşı bile. Bu büyük bir problem. O kendine bile bile itiraf edememiş ki işlerin tesadüflerle meydana gelmediğini. Kendini inandırmış buna. Bizse bunları konuşmaktan çekinmiyoruz. Kadınlar bu işlere doğa olarak daha yatkınlar. Ademoğulları bu işin başından beri gerilla mücadelesi verirken Havvakızları düzenli orduyla mücadele ediyorlar. Yani bu sizi haklı kılmaz. Tur bindirebilir. Turla murla işim yok. Zamanında bi tur ver dedik, vermedi kadınlar. Zaten hep ondan oldu bu tehlikeli ilişkiler.

2- Parantezlerle kadınların eleştirilerinin önünü kesmiyorum. Öyle eleştirecekse hiç eleştirmesin diyorum. Onları çok duydum çünkü. Tehlikeli İlişkiler en nihayetinde bir erkek muhabbetidir. Bir kerecik de kadınlar uyuverisnler canım ne var yani. Erkekler kadın muhabbetlerine o kadar çok zaman uyum sağlıyorlar ki.

3- Resimlerinizi yollamanız çok ilginç. Gerçekten sizinler mi bilmiyorum, asla da bilemem. O yüzden yüzünüzü kapatarak dahi olsa onları buraya koymayacağım. Nasıl ki doktorlar etik olarak telefonla muayene yapmıyorlarsa, bu iş de öyle resme bakarak olacak iş değil. Çünkü bir mimik, bir ses tonu, bir dans figürü, kafanın bir yana yatışı, arabadan inerkenki bir hal bile bu sayıları yerinden oynatabilir. Bu şekil yorumlamak sağlıklı sonuç vermez. Çok parametre var. En nihayetinde bu iş duygu işi. Ancak çok kısa bir özet geçeyim. Bence tam bir Nişantaşı kasa örneğisiniz. Gördüğüm 6,9, , KGG ile 7,0, 7,1'leri de rahatlıklabulabilirsiniz. Hıncal gibi hissettim kendimi. Utandım valla yazdırmayın bana böyle şeyler :). [Bazı okuyucular sen kimsin ki böyle resimlere bakıp notluyosun diyebilirler, diyenler haklıdır. Ancak ben başlatmadım, gördünüz. Bir daha da yapmam zaten böyle bir şey merak etmeyin.]

Yine dağıttım konuyu yine dağıttım. Oyunu açmaktan bahsedecektim. Yani Verkaça göre biraz daha karmaşık işlerden. Verkaç iki erkek arasında olup biter. Çok zaman süper bir çözümdür. İşe yarar. Ancak oyunu açabilmek, işin başka bir boyutudur. Kimilerine göre kadınlar oyunu daha iyi açıyor olabilir. Katılmam. Yazacağım, oyunu açmak üzerine de yazacağım. Farz oldu. Hem de Margarita, Pembe Panter, T.İ, İlker üzerinden yazacağım. Çok taze. Bundan bir sonraki yazacağım postta değil ama, iki sonrakinde. Çünkü bir sonraki post'un konusu hazır.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Erkek arkadaşı olan bir kıza yazma - Hulahop!

Hafif duygusal girizgah (isteyen okumadan atlayabilir):
Tehlikeli İlişkileri yazmaya başlarken biraz tereddütlüydüm. Kendini çok tekrar eden bir şey olsun hiç istemiyordum. Bundan büyük bir kendine ihanet olamaz benim için, en nefret ettiğim şey. Zaten okuyanlar ne kadar "karıncalı", monotonluktan tiksinen birisi olduğumu anlamışlardır. Düşününce, konu kısıtlı gibi geliyordu, her şey ilişkiler üzerine. "Bu kaçınılmaz T.İ" diyordum ki yazdıkça daha yazılacak bir sürü acayip şeyin olduğunun farkına varıyorum. Bu sefer yazacağım konu da çok hassas. Yazmasam olmaz cinsten. Katılım beni sevindiriyor, herkese teşekkürler. Gerçi biraz sert mailler de almıyor değilim ama no problem.

Şimdi yazacağım şey, pek üzerine yazılıp çizilmemekle beraber çok yaşanılan bir konu. "Erkek arkadaşı olan bir kıza yazma".
Bir kızı beğenirsin, "üff" dersin kii... Bir dış ses kızı bir anda kızı bir fanusun içine alıverir. "Onun erkek arkadaşı var!". Rınnn rın, rınnn rın. Rın rın rın rın rın rın rın rın [Jaws, sayarak yazdım].

Erkeklerin ve kadınların bu konuya bakış açılarını karşılaştırmalı olarak yazmak istiyorum. Sonra başımdan geçen bir hikayeyi anlatacağım. Bu konuda, yani "available" olmayan bir karşı cinsi ayartma konusunda, kadınların sabıkası erkeklerinkini 40'la katlar. Yaşadıklarımdan biliyorum. Sebepleri çok basit.

1- Erkekler daha kolay baştan çıkarlar, daha kontolsüz ve daha samimidirler.
2- Kadınlar, bir erkek tercih edildiyse vardır bu herifte bir hikmet demeye yatkındırlar. Bu onlar için erkeği daha çekici kılabilir.
3- Erkeklerse bir kadın başka bir erkekle beraberse, var bu karıda bir hikmet demezler. Hikmetle değil, nimetle ilgilenirler. Ne görüyorlarsa ondan etkilenirler. Başka bir erkekle beraber olması bir çekicilik kriteri genellikle değildir.
4- Kadınlar birbirleriyle rekabeti severler. Erkekler nefret eder.
5- Kadınların rekabeti soğuk savaşa benzetilebilir, erkeklerinki sıcak temasa.
6- Değil yoksaymak, erkekler genel olarak bu durumdan hoşlanmazlar. Ben de dahil. Sebebini tam açıklayamıyorum, ancak sebebinin bir "delikanlılık raconu" olmadığını çok iyi biliyorum. Başka bir durum var. Yani sonuçta tabii ki özgürlükten yanayım. Herkes istediğini yapabilir. Herkesin kendi tercihleri olabilir.

Olay 2008 yılının ilk yarısının sonlarına doğru vuku buluyor. Bir gece bizim tayfayla, Lafonten, Tufan, İlker filan rakı muhabbeti yapalım demiştik. Ayıkken futbol, biraz olunca kadınlar... Lafonten'in seksomanyaklık derecesindeki komik hikayeleri, benim Bıcıbıcı'ya basılmam, eskiler meskiler çok tatlı bi muhabbet. Masada muhabbet süper. Ufak bir ayrıntı. Erkek muhabbeti hemen güzelleşmez. Yumuşaması lazımdır. Ancak doğru kıvamı da tutturdu mu tadından yenmez. Güzel bir evresi vardır. Herkesin kulak memesi kıvamına gelmesi durumu... İnsan o muhabbet hiç bitmesin ister. Ancak o muhabbet de en çok bir saat sürer. Çünkü biraz daha içersin ve gerisi saçmalıktır. Ben kulak memesi kıvamına geldiğimde başka memelere yönelmek adına genelde kesmekten yana olurum... Kader işte o gece de bi noktadan sonra konu hep bu erkek arkadaşı olan kadınlar, aldatmak maldatmak ekseninde dolaşmıştı. Saçma sapan konuşmuştum. Bazen yapıyorum öyle, salak salak konuşup sonra konuştuklarımın dönüp dolaşıp lak diye bana girmesi için gerekli zemini hazırlıyorum.

Erken başladığımız gecede saat 9 civarı kulak memesi kıvamına gelmiştik. Gayet erken yani.

O ihtiyarlar hadi biz dönelim ne yapacağız falan filan derken ben onlarda hayat olmadığını anlayıp başka bir arkadaşımı aradım. Taksim'de bir yerin terasında muhabbet ve eğlence halinde olduklarını söyledi, davet etti beni de. Ben de Ortaköy tarafından atlayıp bi taksiye gittim. 8-9 kişilik bir gruplardı. 2 tanesini tanıyorum. Ancak 6-7'si de bi' şekilde daha önce bir yerlerde gördüğüm mördüğüm insanlar. Düğün, başka bir arkadaş toplantısı vs. Tanımıyorum. Aşinayım. Ancak tanıyorum diyemem. Gider gitmez bir tanesi vardı ki, niye daha önce aşina olmadığıma hiç anlam veremedim. Mekana vardığım gini tabi ilk 10-15 dakika şu şekil baktığım için çevreme:

ilk 15-20 dakikam. Benim de işim zor. Dünyaya bu gözlerle bakmak.


Hulahop'un üzerinde renkli bir elbise vardı, fuşya gibi bir renkte. Beli kemerli, bakın belim ne kadar ince görün diye cümle aleme ilan ediyor kemer. Pürüzsüz bacaklar ve ayakta alçak topuklu, önü babet gibi olan ayakkabılar. 1,63, 7,4. KGG (kıyafete göre güzellik) etkenini de koyunca 7,6'ları görüyor. Etek boyu kısa, bacaklar düzgün ve pürüzsüz. İnce bir ses tonu, kocaman bir gülüş. Kestane saçlar, upuzun kirpikler (bu kadınların kirpik olaylarını çözemedim. Hakikaten bazıları ok gibi oluyor. Sahtesi de zor anlaşılıyor. Niçin bütün kadınlar yapmıyorlar ki, ne kadar değiştiriyor kadını kirpikler)... O gece orada böyle "biz çocukken" mii, "when i was a little child" mııı, saçççma sapan bi konsept varmış. Öyle bir parti. Bunlar o yüzden biraz böyle fuşyalar sarılar marılar. Çocuk bahçesi gibi. Ortam felaket, sanarsınız kreş .mına koyim. Kızlar bir de böyle durumlarda "şımarık" bir çizgiyi severler. Hiç sevmediğim işler. Ogucuk mogucuk. Daha şirin şeker olduklarını filan düşünürler. Ben zaten Hulahop'a kilitlendim. O da farkında. O da bana bakıyor. Ben hamle edemiyorum çünkü ortam çok vıcık. Lan çıksam piste miste hepten biticem. Trilay lay lay, tiri lay laaaay, tiri lay lay looom. O filan çalıyo. Derken nerden geldiğini bilmediğim hulahoplar geldi. Pistte kızlar erkekler herkes hulahopları kapışıyor (yahu er kişi niye orda hulahop alır çevirir beline anlamıyorum ya neyse). Bu var ya, hulahopu bi' aldı, bi' çevirmeye başladı. Ben kendimden geçtim. Hipnotize oldum resmen. Artık nası bi hal aldıysam, arkadaşım yanıma geldi, ve o cümleyi kurdu. "Olm onun erkek arkadaşı var, hem de kim biliyo musun?". Ben hemen "Söyleme!" diye çıkıştım. Bir şey olacaksa zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Cidden istemiyordum erkek arkadaşının kim olduğunu bilmek. Hele ki tanıdık çıkması, hiç. Bu arada, ben arkadaşımla konuşuyorum, benimki, iki eli havada, el bilekleriyle hulahopu çeviriyo, çevirirken yavaş yavaş beline doğru kaydırıyor. Artık bakmakta sakınca yok herkes bakıyor zaten.



Tabii ki frene bastım. Yavşaklığın alemi yok. O basmadı ama, yanıma filan geldi. Ortak arkadaşları konuştuk filan. "Ne mezunusun? Sikko Üniversitesi! Aaa orda benim bi Osman vardı, senin yaşlarda." Ne tırt muhabbettir bu ya, ama iş yapar :)
Uyarı atışından sonra yeminle ben hiçbir hamle yapmadım. Önceki baktıklarım yetti sanırım. O geldi yanıma, muhabbetleri o açtı. Bir noktadan sonra beni telefonunu almak durumunda da o bıraktı. Kadınların bazı konulardaki ustalıklarına hayranım. İş için gelirsen haberim olsun (plaza çalışanı, arada gittiğim bir yer) gibi bir şey dedi. "Bizim güvenlik filan sıkıdır, hatta çoğu zaman sinir ederler insanı, o yüzden gelince beni mutlaka ara.." gibisinden bişi dedi. Ara dedikten sonra da bi es verdi, resmen al telefonumu diye. Ben de aldım. Yazdım Hulahop diye. Ertesi hafta oraya işimi düşürdüm. Aradım. Bir de bussiness kasa halini görünce zaten, bendeki his aşka dönüştü. Onunla hiç erkek arkadaşı varmış gibi konuşmadım. Sanki ben hiç bilmedim o hiç söylemedi. Beni bayağı bir etkisi altına aldı kız. Gözüme uykular girmez oldu. Nasıl güzel kız ya, ne tatlı kız anlatamam. Kendime gelemedim birkaç hafta. Yattık kalktık. Kaçamak bir tatil bile yaptık.Ben bir sevgili ilişkisine de girebilmek istiyorum, ancak onun ilişkisi de bir şekilde buna izin vermiyor. Haklı bir durum. Kesip atamayacağı bir dolu şey var. Ben de kendime güvenemiyorum açıkçası, o şimdi bilmemkaç yıllık ilişkisini sonlandırıcak, ben de 2 ay sonra karıncalanıcam. Çok kendime güvenli bir şekilde çıkamadım hiç Hulahop'un karşısına. Kendimi bildiğimden, kötü niyetimden değil. Cool tavrımı sürdürdüm ama o cool tavır bir iki ay işte. Ondan sonrası sünepelik olacaktı. Gerçekten her şeyi o istediği için yaşadık. Ben belirleyici değildim. Sonrasında kestik irtibatı.

O istedi, ben de hayhay dedim.

O demese, ben diyecektim. Hala aklımdadır Hulahop. Evlenecekmiş. İnşallah çok mutlu olur.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Başlamadan biten ilişkiler... Almak vermek!

Koca koca profesörler çıkıyorlar televizyona, billboard'lara. Ne diyorlar? Sorarım size. Ne diyorlar? Alın, verin diyorlar. Alın verin, bu kadar basit. Bu reklamlardan kadınların alacağı çok ders olduğunu düşünüyorum. Bu güzel hayat görüşünü ekonomiyle sınırlı tutmak büyük haksızlık. Alın, verin, .....'ya can verin. Alın verin ekonomiye can verin. Alın verin, endüstriye can verin. Alın verin, T.İ'ya can verin.

Yazıya böyle başladım çünkü,
Daha önce de söylemiştim. Kadınların, seks yapmayı erkeklere karşı bir koz olarak kullanmasına acayip sinir oluyorum. Bu n'iye böyle olagelmiş yıllardır ya, nası bi saçmalıktır bu. İnsanlık buna nasıl dur dememiş inanamıyorum.

Bir Türk filmi vardı, Kadir İnanır, Hülya Koçyiğit, Halit Akçatepe, Halit Akçatepe'nin şişman karısı, Perran Kutman... Bir apartman, apartmanın sakinleri şu kadrodan oluşuyor: Leyla'la Mecnun, Ferhat'la Şirin, Kerem ile Aslı, bi de Karacaoğlan tiplemesi vardı. Komik bir filmdi. Vallaha da buldum afişini.

hatırlar mısınız?


Filmde habire Leyla'yla Mecnun tartışıyordu, onların ilişkilerinden çevre ilişkiler de etkileniyordu filan. Sonra büyük bir tartışmanın ardından büyük bir kopuş yaşıyorlarlardı. Bu büyük kopuşla beraber Leyla (Hülya Koçyiğit) nezdinde kadınlar, Mecnun (Deli Kadir) nezdinde de erkekler birleşip birbirlerine savaş ilan ediyordu.
Sonra filmin olayı kadınlar ve erkeklerin birbirlerine türlü ibnelikler edişlerine dönüşüyordu. Erkekler bağırma çağırma, kaynanaya sövme gibi küçük hesaplar peşindeyken kadınlar cezayı kesiyordu: Seks Ambargosu!
Kafalarımıza kazınan şeye bak. Kadınlar, erkekleri seksle terbiye eder.

Bu kadar kıvranmamın, bu konuları açmamın sebebi açık. Çünkü geçen hafta resmen am demeden ambargoya tosladım. Bir kızın peşindey(d)im. Bu aralar kafayı taktım. Birkaç haftadır bir acayip yazılar yazmamın da sebebi de sanırım bu kız. Adı Demet, kod adıysa Mathilda. Adı, Natalie Portman'a benzerliği yüzünden Mathilda kaldı. Fakat adı Mathilda deyince ama akıllar Leon'a gitmesin. Natalie Portman'ın O Boleyn Kızı'ndaki tipine benziyor. Ne güzel kız ya, kafayı yiyeceğim. Ama çok problemli çok. Mahvetti beni. Anlatayım.

Bir arkadaşımın düğününde gördüm. Düğününe gittiğim arkadaşım çok yakın bir arkadaşım değil. Hatta son iki sene içerisinde ilk kez düğününde görüyorum diyebilirim. Evlendiği kızı hiç görmemiştim bile. Düğünlerine gittim. Mathilda da kızın bir arkadaşıymış, ama o da öyle çok samimi bir arkadaşı değil kızın. Kötü şans. Ben zaten bir gördüm "aha dedim tamam". Birkaç kesişmeye rağmen önce biraz alkol alınsın ortam yumuşasın diye bekleyip hamle etmedim. Hıyarlık parayla mı. Bi süre sonra düğün büyük karambole dönüştü. İpin ucu kaçtı. Akılsız başın derdini kim çeker? Djemba Djemba.

Mathilda minyon kasa, 8,1 civarı. Minimum 8,1. Güzel elbiseyle filan adamı ağlatır. Gerektiğinde açarım ensemi boynumu bitirim seni T.İ dercesine bir uzunluktaki, kısa mı uzun mu karar veremeyeceğim kestane saçlar. Hep küçük, güzel küpeler. Acayip çıtı pıtı bir beden. O bedenden beklenmeyecek kadar geniş, ama fena halde zarif yuvarlanarak "sakin ol ve küçük küçük öp" diyen omuzlar. Geniş omuzların daha da ortaya çıkardığı o bel kavisi. Hokka gibi ağız burun, gerdanda bir ben. İncecik bilekler. Genelde elbise, nadiren pantolon bir tarz. Pantolon giyerse de mutlaka daracık paçalar. Hatta paça bile yok hep açıkta bilekler. Tabi havalar da daha soğumadı o kadar gözlemleyemedim. Kışın çizmeci olabilir. [Resim Nat. Portman, güzeller güzelidir valla]

Neyse,

Düğün sonrasında bağlantı köprüleri araştır, araştır. İşin içinden çıkamadım. Ne yapsam damdan düşme olacak. Hiç hiç hiç istemediğim halde facebook'a sarıldım. Ordan da ulaşmak kolay değil ki. Benim manyak arkadaşımın facebook hesabı olsa arkadaşlarıdan bulurum. Ama yok herifin facebook'u. Resmen facebook'tan sondajla buldum çıkardım kızı. Ne yazsam kıro olacak. Düşündüm taşındım: "N'aber Mathilda?" yazdım. Çok adi bi adamım, biliyorum :). Mathilda güzel isim. Çok sıcak. N'iye olduğunu bilmiyorum ama bütün kadınların bu ismi sevebileceğini düşünüyorum, hatta sanırım hepsi seviyorlar. Sıcak bir başlangıç. O da bayılmış zaten kod adına. "Senden n'aber?" dedi ve zorlu maraton başladı. Ben onu Natalie Portman'a çok benzettiğimi, o yüzden Mathilda dediğimi, o gece bir türlü konuşma fırsatı bulamadığımızı filan söyleyip bir iki gün içerisinde telefonunu aldıktan sonra standart prosedürümü uyguladım. Onlarda da biraz zorladı da detaya girmeyeceğim.

Ortak sosyal ortamımız neredeyse hiç olmadığı için bir türlü muhabbet bir ortam yaratamadım. Biraz da ilişki muhafazakarı bir tip olduğunu anladım zaten 4-5 günlük bir süreçte. İlişki muhafazakarı derken ne demek istedim. Onu açayım. Yani, dış görünüş, hal ve hareketler çok modern, fakat iş erkeklere gelince çok tutucu. E tutucuysa iyi diyeceksiniz. Öyle demek istemedim, muhafazakar demek istedim.

Ben iyi niyetliyim. Kızla bir sevgili ilişkisi yaşamak istiyorum. O naza çekiyor. Bunlar kabulüm, yıllardır süregelen prosedürler. İyi gidiyor, "tamam güzelim acayip tatlı bir şeysin sen". Senin kurallarına göre oynuyorum bak derken. "T.İ seninle çıkmaya başlasak bile uzunca bir süre seks hayatımız olmaz" gibi bir laf etti. İnanılmaz sinir oldum. Biliyorum söylediğinin gerçeklik payının olamayacağını, ille bir çaresi bulunur da. Bunu daha başlamamış bir ilişkide bu şekilde konumlandırmasına dayanamadım. O geceden sonra aramadım hiç. O da aramadı. Şimdi biliyorum ki o "Seks yapmam deyinceee, nası soğudu. Neyin peşinde olduğu belli oldu." gözüyle bakıyordur. Ancak alakası yok. Vallahi içimden gelmiyor. Ben kendimi biliyorum. Ayrıca seksin de peşindeyiz tabii, onu seksi bulmasam daha mı iyi ki. Bunu mu tercih eder.


Çocukken bir oyun oynardık. Adam almak için. İki takımın kaptanı çıkar adım alışırdı. Kızlar da lastik oynarken takım belirlemek için kullanırdı. Hoop Güm değil, öbürü. "Aldım verdim ben seni yendim". Aldım verdim oyununda tam adım, yarım adım, bi de buçuklu adımlar vardı. O buçuklar büyük ibnelikti, milim milim gider. Küçücük küçük atılan adımlar son saniyelerdeki olayı iyi ayarlamak için atılırdı. Hah işte ben bu kıza doğru "Aldım verdim ben seni yendim" derken ve adımlarımı 44 numara ayaklarımla kocaman kocaman tam adımlar olarak atarken Mathilda bana o güzel 36'larla hep buçuklu buçuklu atıp ayar yapmaya çalıştı, ve hep "Alamazsın, veremezsin, sen beni yenemezsin"i söyleyen taraf oldu.

Halbuki ne diyor hocalarımız. "Alın, verin .....'ya can verin"
Benden bu kadar.

13 Ekim 2009 Salı

Evlilik, Fazla Kilolar, Tinto, Ortağım ve Tontini,

Ben büyük laflara çok kıl oluyorum. Büyük adamların söylediklerine değil, normal vatandaşın söylediği saçma sapan büyük laflara... Büyük adamlar canımın içi.

Misal Tinto Brass demiş ki "First, I check out the butt"* , Büyük adam. Ona ne uyuz olucam, ne güzel demiş işte. Yani beni sinirlendirip kanı beynime sıçratan Tinto değil, zaten Tinto kanı beyne sıçratmaz, başka yere yürütür. Ancak ben alalede insanların söylediklerine fitil oluyorum.

Örneğin, "Hayatta yaptığın şeylerden dolayı değil; yapmadıklarından dolayı pişman ol" diyen bir insan modeli vardır ya, onlar işte. Lafa bak. Aman aman, amma büyük laf ettin. Y.rrak! Git gırtlakla ya. Böyle 4-5 laf var, onlar dönüyor piyasada, öyle çok fazla da yok. "Çok kadın, hiç kadındır." Vay vay vay vay!

Bana, geçenlerde bu lafların ikisini de benim p.ştoroz ortağım etti. Birini bu sabah sabah bir daha edince ben de fena gıcık oldum. Onun evliliği üzerine yazacağım şimdi.

Aranağme:
Aslına bakarsanız çok severim p.ştorozu. Fakat bu ilişkiler konusunda beni fena gıcık ediyor. Aslına bakarsanız, bu herif iş konusunda benim götümü çok topluyor. Onun bu aşırı düzenli zihniyeti ve insan ötesi sistematik hayatı her firmada olması gereken bir yaklaşım. Fakat ben daha çok iş bağlantısı yapmışımdır ondan, o ayrı. Herkes rolünü kabullendi gibir şey var aramızda. Bu durum konuşulmuyor ama öyle. Çalıştığımız firmalar ilk aşamada önce bi' beni seviyorlar; sonra benden pek haz etmeyip P.ştoroza aşkla bağlanıyorlar. Benden de "iyi çocuk ama biraz..."la balaşayan cümleler silsilesiyle bahsediyorlar :)). P.ştoroz ise tam bir istikrar abidesi. Tabii ki normal hayatta. Yataktaki durumunu bilemiyorum. Önemli not: Bu yazdıklarım ve yazacaklarım kendisini sevmediğim anlamına gelmez. Cidden çok severim, esaslı adamdır. Ama bir şekil o diğer arkadaşlarla yazdığım "gruba" da girmez bu arkadaş. İyi insandır, lafım yok. Hatta benden iyi insandır.

Güzel bir evlilik tasviri

Şimdi kod adlarını vereceğim. Adamın da adı P.ştoroz kaldı. Fakat içim elvermiyor sevgili ortağımın adı da bu blogda P.ştoroz diye kalsın, o esaslı adam burada p.ştoroz diye anılsın. En iyisi ben size kendisinin üniversitedeki gerçek lakabını söyleyeyim: P.ştoroz. Yani gördüğünüz gibi, aslında T.İ alabildiğine masum birisi, götünden uydurmuyor. Peki niye p.ştoroz diye düşünenler için mini bir açıklama: Ya bizim üniveristede çok cins bir hocamız vardı, böyle soruları kendince esprili yazmaya bayılan hocalar vardır ya, onlardan. Ne gereksiz şeyler, Ya Rabbim! Şey tipi hıyar hıyar sorular olur ya, "Fener Galatasaray'a 15 dakkada 1 gol atabilmektedir, Galatasaray'ın kalecisi ise kendini çok kasarsa Fener'e karşı 30 dakika dayanabilmekle beraber Alex çok pis ince görürse gol yemekten kendini alamamaktadır. Alex'in çok pis ince görme olasılığının 1/5 olduğu bir maçta, GS, FB'den kaç yer?" Kahh kah kah kih kih. Bunları yazdı mı komik olduğunu düşünen, öğrencinin ilgisini böyle toplayabileceğini düşünen adamlar. Koca koca da insanlar aslında, hayret. Ya bizim bi hoca da işte bi sınavda horozun ses dalgalarıyla ilgili sıçık bir soru sormuştu. tam hatırlamıyorum horozun sesininin hızı mızı mıydı şiddeti miydiii? Sınavda da yüzlerce kişi içinden bir tek bizimki yapabilmiş soruyu. Horozlu soruyu yapıp kimseye de kopya vermediği için çocuğun adı P.ştoroz kaldı. Yani aslında düşününce bizim ezikliğimiz tabii ama, adı kaldı işte. Yapacak bir şey yok. Ben aslında başarılı insanlara çok saygı duyarım. Böyle çocukça eziklikler bana hiç komik gelmez. Lan herif yapmış bi tek, helal olsun derim. Ama p.ştoroz da yakıştı adama, taşıdı herif. Elden ne gelir. Kendi de kızmıyor zaten. Öyle alıştı ki.

Neyse benim ortağın bir de karısı var. Adını söylemeyeceğim ama kod adı Tontini. Ben takmadım adını. Kendi kahramanlık göstererek aldı o adı. Çünkü lakabı eskiden Tinimiydi. Şimdi sondaki mini gitti, onun yerine başına bir ton geldi. Tontini oldu. Adının başına bir ton geldi, kendisine de 0,03 ton filan gelmiştir herhalde. (30 kg)

Evlendikten sonra kendini salan kadınlar var ya, kendileri de farkında olmadan, dünyadaki en büyük anti-evlilik propogandasını yapıyorlar. Onlar, evliliğin ilişkilerin .mına koyduğunu savunanların ne kadar haklı olduğunun birer kanlı canlı örnekleri. Zaten kilolu kadınlardan bahsetmiyorum. Evlendikten sonra kilo alanlardan bahsediyorum. Bir insan kilolu, kilolarıyla yaşamayı öğrenmiş, güzel vs olabilir. Elbette ki onlara diyecek lafım yok. Ben evlendikten sonra başkalaşanlardan behsediyorum. Kimse böyle bir kadın tipi yok diyemez. Bariz özensizlik göstergesi işte. Böyle bir şey yok abartıyorsun diyen varsa onlara anca gülerim. Evlendikten sonra kadınların aldığı kiloları dünyanın bir tarafında toplasak o 23 derede 27 dakika mıydı neydi o yatıklığın derecesi değişir valla billa. Tinimini, düğün öncesi skalada 6,8 filandı, düğününde kadının yüzüne gelen o pozitif enerjiyle 7,0 dolaylarına yükseldi. Balayındansa 6,5 döndü, aydönümü 6,2, yıldönümü 5,5 derken bir buçukuncu yıl, bir buçuk iskenderle kutlandı ve sonuç: under 5... Karşınızda Tontini. Hadi geçmiş olsun. Elveda Şehvet! Zaten sonrasında çocuk mocuk, elveda özgürlük!


Evlilik konusunda aslında ben çok netim. Ancak yine bir post ayırmayı düşünüyorum bu konuya. Üzerine konuşacak çok şey var.

Yani sevgili ortağım bana "çok kadın hiç kadındır" diyosun da, senin ki de az değil yani. 85 okka çeker gibi geliyor bana. Sorarım sana nitelik olarak çoktan mı bahsediyoruz, nicelik olarak mı?

Yazdıklarımın biraz insanlık dışı gibi durduğunu biliyorum. Yani şişman insanları rencide etme durumundan. Gerçekten içimden öyle bir şey geçmiyor. Sadece gözlemlerimi yazıyorum. Benim annem, kız kardeşim... Hepsinin maşşallahları var. Lütfen samimi gözlemler olarak algılayınız.

Bir de bu var. Kadınlar erkeklerin bu gibi benzetme yapmasından hiç hoşlanmazlar, oysa kendileri derler "duba gibi oldum." diye. Biz deyince kaba oluruz. Sanki kadınların dibi düşmüyor Kıvanç Tatlıtuğ'a. Kadınlar da bakıyor erkekler de... Bu kadar basit. Kadınların tüm bunları genellikle uluorta dile getirmiyor olmaları onları daha masum kılmaz.

Sonuçta herkesin bazı kriterleri var. Erkekler bu kriterlerinden en önemlilerinden birisinin kadının güzelliği olduğunu her zaman belli ediyor. Bunu herkes biliyor. Bunda aşağılık olan ne var anlamıyorum. ma "dış güzelliğe" önem vermek niyeyse saygın bir davranış değil, hatta çok ayıp. Kadınların çok daha ayıplı kriterleri var bence. Ama erkeklerler kadar açıksözlü olmadıkları için kötü duruma düşmüyorlar. (Kadın var kadın var biliyorum, bütün kadınları suçlamıyorum.)

"İyi insan olsun" E bu zaten herkesin default ayarlarında olan bir istek. Var mı ben pis sapık bir herifle ya da cadolozun önde gideniyle beraber olmak istiyorum diyen. Yok. Herkesin default'u iyi insan. Bu default seçeneğin üzerine erkekler üzerine koyuyor,kadınlar üzerine ne koyuyor. Tartışalım o zaman.

Haksız suçlamalardan bunalan ve agresif bir gününde olan sade vatandaş
T.İ


*Tinto Brass'ın sözü "First, I check out the butt" yani diyor ki. "Arkadaş! Ben ilk g.te bakarım."

7 Ekim 2009 Çarşamba

Alet boyutları, alet cinsleri...

Kadınlar erkek cinsel organından sanki bir sopaymış gibi bahsetmeye bayılırlar. Kısa, uzun, şu kadar santim bu kadar inç. Bundan ne zevk aldıklarını çok iyi anlıyorum. Erkeklerde de var çünkü aynısı, aynısı değil de benzeri. Kadınlar, cinsel organ işini inhouse (şirketiçi) hallederler. Erkeklerde ise durum biraz farklıdır. Kadınlarınki şirket içi çalışan iyi bir elemansa erkeklerinki daimi bir freelancer'dır. Kadınların freelancer çalışanları ise göğüsleridir. Biraz daha bağımsız hareket edebilirler vücuttan. Onlar nasıl ki bizimkine sopa, kibrit çöpü möpü derler, biz de yeri gelir onların göğüslerine sivilce gibi deriz, limon gibi deriz falan filan... Bunların hiç birinde kızacak gocunacak bir şey görmüyorum. Olsa olsa alınacak ders olur.

Du bakiym

Bir erkek gözüyle bir durum değerlendirmesi yapmak istiyorum.

Hadi tamam sopaya benzettiniz. Ancak bir sopa, bir odun bile sırf boyuna göre değerlendirilmez. Cinsine bakılır. Meşe mi, çam mı, gürgen mi?

Erkek cinsel organı çok acayip bir şeydir. Bir kere özgürdür, cesurdur, asidir.

Özgürdür çünkü,
Konum itibarı ile tüm vücuda kafa tutmuştur. Ailesine isyan eden bir öğrenci gibi, "benim hayallerim var, içeride duramam" demiştir. Vücudun dışına konuşlanmıştır. Bu coğrafi konum ona her zaman özgürlük tanır. O, adeta biz erkeklerin vücutlarının uydusudur. Vücudumuz dünyaysa, o aydır. Zaten çalışma prensipleri de birbirlerine çok benzer benzer. İkisi de gündüz biriktirdikleri ışığı, gece yansıtırlar.

Cesurdur çünkü,
Senin en çekingen olduğun anlarda bile her zaman ne istediğini bilir ve ona göre bir duruş sergiler. Senin yaşayabileceğin güvensizlikleri çoğu zaman yaşamaz. Ağzın bazı kelimeleri dökmeye cesaret edemezken, inek gibi bi lafı etmek için geviş getirirken, o kellesini giyotinin altına koyuverir, "I am William Wallace" diye haykırır!. Dikkatli bakan bir kadın gözü onun halet-i ruhiyesini hemen çözer.

Asidir çünkü,
Yer zaman dinlemez, adamı rezil de edebilir vezir de. Senin isteklerinle onun istekleri her zaman örtüşmeyebilir. Ters düşebilir yani seninle. Böyle bir durum hiç akciğerlerimle başıma gelmmedi mesela. Çok koşarsam çok oksijen istiyor, yürürsem az. O öyle değildir. Sabah bi kalkarsın haberin bile yok. Senden önce uyanmış. Sanki senle beraber biri daha yaşıyor gibi.

Oysa, o hiç itibar görmez, yine de sevilir hayta. Yani çirkin bir şeyden bahsederken "Ne lan bu y.rrak gibi" deriz, ya da "S.k gibi olmuş lan suratın, kaç saattir uyuyosun" deriz. Bozulmaz böyle şeylere.

Erkekler bunları çoğu zaman dile getirmese de her zaman bu gerçeklerin farkındadır. Doğarken farkında olarak doğuyoruz zaten. O yüzden seviyoruz ve sahip çıkıyoruz. Bu güzel bir şey. İşin aslını bilmeyen bir kadın "yok boyu şu kadarmış, fındık fındık. kih kih kih" dediğinde bu yüzden agresifleşiyor erkekler. Çünkü ona inanıyor ve güveniyorlar. Kendini ifade etme kıtlığı olan bazı erkekler ise "Höööyt salarım 40 santimlik palayı üstünüze", "ne ufaklığı beeee, yat bi altıma da kaç santim olduğunu gör, inikken 5 kalkıkken 55" tadında yaklaşıyorlar. Kadınlar da haklı olarak bununla çok eğleniyorlar. Herifin tekinin çıkıp benimki 35 santiiim diye ortalıkta dolaşması, bir kadının onu maymun ettiğinin resmidir zaten. Düşmemesi lazım erkeklerin bu tongaya. Öncelikle kendi cinsel organlarına saygıdan...

Özgür özgür dedim ama özgür dediysem bir martı da değil tabii ki.
Teşbihte hata olmaz. Ben biraz köpek sahip ilişkisine benzetiyorum bir erkek ve cinsel organı arasındaki ilişkiyi. Ayrı bir karakter kendince ama sahibine göre kişniyor elbette. Köpeğin cinsi de çok önemli, onu da atlamamak lazım.

Şunu bilmek gerekir ki, kadınlar bu köpekleri tasmalamak isterler. Erkekler de özlerinde sadık olmak isterler ama bu köpeklerin hepsinin karakteri aynı değildir. Kimisi tasmayı sevmez.
Köpekleri aşırı severim. Benim de bir köpeğim var, gerçek köpekten bahsediyorum. (O yüzden hayvanseverler, ıyy iğrençsin miğrençsin yapmayın lütfen, sadece benzetme.

Alet boyutlarını hiç gözetmiyorum bu aşağıdaki benzetmeleri yazarken. Sadece karakteristik özellikler. Kaniş derken, küçük bir aletten değil, onun bir süs köpeği olmasından bahsediyorum.

Aletler ve Cinsleri

Pointer cinsi alet:
Birçok kişi dünyanın en iyi av köpeğinin o olduğunu söyler. (Çok rica ediyorum, kadınlara av gözüyle bakılmaz kadınlara kimse girmesin) Gösterilen hedefi gözünden kaçırmamak için fiziksel olarak çok iyi pozisyon alır. Tek başına takılabilir, bol bol antrenman yaparken görebilirsiniz onu, doğasında var çünkü. Daha toplanacak çok çiçek özü var kafasındaki erkeklerde olur.


Pointer

Alman Kurdu cinsi alet:
Sevgilisine "nispeten" sadık erkeklerde olduğunu düşündüğüm erkeklerde var olan alet tipi. Özünde çoban köpeği. Bir sürüyle başetmek ister. Ama sahibinin kontrolündedir. Bu cinsin arasından bazıları evlendikten hemen sonra Danua'ya dönüşür.

Danua cinsi alet:
Güçlü köpektir. Ancak sakindir. Görev bilinci vardır. İyi bir evliliği olan ve güzel karısına sadık adamlarda olduğunu düşündüğüm cinstir. Tasma erkektedir, ama erkek klasik kafalıdır. Kadının içi rahattır.

Rottweiler cinsi alet:
Sevgilisine bu konularda neredeyse hiç saygısı olmayan erkeklerin sahip olduğu alet cinsi. Fazlaca daldüz. Sevgilisini ve hatta çevresini hiç iplemeden daldüz hareket eder. Çevresi derken anne babası, arkadaşları, vs...

Kaniş cinsi alet:
Çok dominant bir kadınla evli erkeklerde olduğunu düşünürüm. Tasması karısındadır. Gel der gelir. (cidden boyutla alakası yok, yukarıda yaptığım boyut tarışmalarıyla ters düştüğüm düşünülmesin. En büyük alet sahibi bu kişi de olabilir bilemeyiz onu)

Pitbull cinsi alet:
Bu tip aletler o "Hööyt benimki 40 santim" diye dolaşan tiplerde olur. Ufak ama çok yırtıcı, zarar verebilir insanlığa. Onları pek kimse sevmez. Zevk almayı da, zevk vermeyi de bilmezler. Tasma erkektedir, ama elinden kaçırabilir.

Kurt:
Evcil değil. En çok görülen alet cinsi. Geçirilen bir kurt döneminin ardından yukarıdaki diğer cinslerden birine evrilir. Evrilmeyebilir de.

1 Ekim 2009 Perşembe

Porno iskambiller, Ortanca ve Amelie!

"Hani bir nefeste çekersin ya,
Beni de öyle çek hasretim aşk kokan yıldızlara

Hani bakar dalarsın ya guruba

Bana da öyle bak kulun olayım!"


Hıh, işte ben daha kaç yaşındaydım, herhalde 14-15 filandır. Bu şarkının içindeki gurubu, grupseks olarak düşünüyordum. Çok sonraları öğrendim onun gün batımı demek olduğunu. Öylesine özümsemişim ki o anlamını bakıp araştırmaya gerek bile duymamışım. Halbuki meraklıyımdır bu gibi konularda. Düşününce, iyi ki ben çocukken internet yokmuş diyorum. Kesin yoldan çıkardım. O zamanki imkanlarla elimizden geleni ardımıza koymuyorduk yine ama, imkanlar kısıtlı tabii... Ne mi yapardım? Örneğin, porno iskambilleri refresh ederdim, değiştokuş yöntemiyle. Ne günler. Niye bilmiyorum, porno dergilere o kadar hevesim yoktu. O iskambiller biraz daha hardcore'du ve daha güzel bir endüstri ürünüydü. Onları severdim. Koca koca sayfalar yerine daha bir haplaştırılmış, adeta bir tekila shot havasındaki o kartlar. Ne güzellerdi.

Bu arada, felaket korkardım o kartlarla enselenicem diye. Evde bir dolu "gizli yerlerim" vardı. Onları oralarda saklardım. Çocukken amma önemli oluyor di mi "gizli yer" gibi kavramlar. Sokakta da gizli yerlerimiz olurdu. "Hadi gel gizli yerimize gidelim."



Umarım Amelie'yi izlemişsinizdir. Filmin bir bölümü vardır. Hani Amelie evinde tuvalette azıcık değişik renkli bir fayans dikkatini çeker, oynatır o fayansı yerinden ve duvarın içinde bir oyuk bulur. O oyukta bir adamın çocukkenki oyuncaklarını koyduğu gizli yeri fark eder ve oradan çıkan oyuncak kutusunu alır. Sonra da binbir araştırmayla oyuncaklarını yıllar sonra adama ulaştırır. Çok duygulanır hani herif alınca... Var ya, hafazanallah Amelie gibi birisi bizim o ben çocukken oturduğum eve bi girse yeminle büyük .mcıklama geçirir. "Ney lan bu der. Nası bi insan yaşamış lan burda ya der." O ev öyle bir evdir. Hangi döşemeyi, hangi parkeyi kaldırsa, porno iskambil çıkar. Ulan perde kornişi ve tavan arasındaki o bakılması imkansız yerde porno iskambil vardır be. Ya da gömme dolabın arkasında bir boşlukta. Oraya ulaşılması ve görülmesi imkansızdı; tam güvenlik bölgesi. Aşağıdan kartları oraya fırlatır, sonra uzun bir inncecik çubukla çekerdim. %100 verim yok tabi, her attığını geri alamazsın. Biraz tozlu çıkar. Resmen kör kuyu gibi. Bir yandan güvenli ama senden çok şey götürüyor. Favori kart kaybolabiliyor filan. Annem hiç bulamadı onları, belki de buldu ama bana söylemedi.

Ya düşünün, ben Amelie'yi izlerken, şöyle duygular içindeyim. "Lan Allah vere de 30 sene sonra biri bunları bana geri getirmese" diyorum. Ne rezalet çıkar düşünemiyorum. Daha da kötüsü bi de belki bana getirmez, araştırır maraştırır yelloz. Bakar o sırada evdeki erişkin kim? Babam. Babamı bulup verse o kartları. Ne olay çıkar. Film güzel. Millet ayy ne tatlı, ne şeker ayrıntılar filan diye düşünüyor izlerken, beni ter bastı. Nohut gibi terledim, yanımda sevgilim "sen hasta olucan T.İ bak soğuk soğuk terliyorsun" dedi. Sonuçta o kartların çoğu şimdi çıkmıştır piyasaya. Ama eminim ben koyduğumdan beri güneşi görmemişler de vardır. Audrey Tautou'nun da hastasıyım bu arada. Düşünün onu bile gözüm görmedi filmde, öyle stres.

Audrey,senden bu kadar bahsedip, bu güzel resmini koymasam olmazdı.
Tüm zarafetin ve güzelliğinle bu blogu şereflendirdiğin için teşekkür ederim.


Yine bir laf edeyim derken bin lafa bağladım. O dönemlerin bir ilişkisini anlatacağım şimdi, çok kısaca. İlişki küçük, hikayesi sönük ama öğrenilecek ders çok anlamlı.Yukarıda anlattığım kadar çocukken işte... T.İ, çok daha masumken, çok daha naifken başımdan geçen bir hikayeyi. Pelin'i.

Hani bir yaş aralığı vardır. Kızlar ve erkekler sokaklarda koloniler halinde yürür. Hepsi bir kolonidir ama kızlar ayrı grup halinde yürür, erkekler ayrı. Görünürde ayrıdırlar fakat cinsel gerilim de başlamıştır. Yani birbirlerine hafif işveli ve taşlamalı bir durum vardır. Şu an sokakta yürüseniz görürsünüz bu gençlerden. 3 erkek, 3 de kız mesela. 3 kız birbirlerine çok yakın yürür. Kolkola hatta. Oğlanlar azıcık daha rahat. Bi anda bir ortak konu ve sohbet, akabinde tekrar grupların ayrılışı. Kızların kendi aralarında konuşuşu, erkeklerin huhahaha diye çevredeki herkesin dikkatini çekebilecek tondaki gülüşleri. Pelin'in kod adı, Ortanca idi. Çünkü hep o 3 kızın ortasındaki kızdı. Diğer 2 kızın da koluna girdiği kız. Çiçek olan ortancanın da payı var tabii ki bu kod adında. Güzel etekli, çok güzel yüzlü bir kızdı. Sınıfın güzellerindendi.

Ortanca'yla olan ilişkimde annesinin payı çok büyüktü. Çünkü, annesi beni sevmiyordu. Okulda bir şekilde "haylazlar" kategorisinde olduğum için veli toplantılarından filan mimliyim. Sınafa giren hoca, "Ooooo T.İ mı çok konuşuyor, eli dursa ayağı durmuyor derslerde", "Siz T.İ'ın annesi misiniz sizinle özel görüşmek istiyorum" filan diyor. Annem yüreğine inmiş bir şekilde eve geliyor her toplantıdan sonra. Her veli toplantısı ayrı bir olay. Neyse, bir yandan da notlarım her zaman iyi, o konuda hiç sıkıntı yok. Birkaç kere matematik çalışmak için, daha doğrusu çalıştırmak için Ortanca'nın evine gittim. Annesi hem bana tilt oluyor, hem de bir şekilde işine geliyor. Çünkü Ortanca'ya hakikaten faydalı oluyorum . Eminim benim olmadığım zamanlarda feci kötülüyor beni kıza. Kız da daha da seviyor beni. Ebeveynlerin bu basit denklemi çözmemeleri beni hep şaşırtmıştır.

Ben de bayağı bir düşkündüm Ortanca'ya. Hani erkek, kadın ne derse yapar, bunun ilişkinin selameti için en iyi şey olduğunu düşünür. Yeter ki Hürberk'e bakmasın beni delice sevsin. O yeter. Ben o moddayım. Küçüğüm de tabi... Neyse. Okulda da durum şu, hiç kimseye söylemiyoruz güya sevgili olduğumuzu. O zamanların en havalı şeyi o, sevgilisin, ama okulda hiç sevgili gibi takılmıyorsun. Senin bütün arkadaşların da, onunkiler de biliyor aslında ya. Vaaay be. Hatta arada "biz sevgili değiliz" mesajı üstüne basarak verilir çevreye. Kıl bi laf sokulur filan mesela. Ortanca lafı soktuğu zaman, kızın durumu bilen arkadaşları ince ince güler. Güzel heyecanlar. Ben bir gün çevreye biz sevgili değiliz mesajı vericem diye, işin bokunu çıkardım. Kopya vermedim ona. Sınavdan sonra da anlatıp espri malzemesi yaptım, hıyar gibi "kıvrandı kıvrandı vermedim" filan diye anlattım. Erkekler o yaşlarda böyle şeylerden çok hoşlanır. Gereksiz iktidar gösterme çabasından. Hohoho, hihihi güldü bütün arkadaşlar. Ben sınavda kıvranırkenki taklidini yapıyorum filan. O dakka biletim kesildi. Bitişi bile güzeldir, gülümsetir hala beni, azıcık da hüzünlüdür bence ama anlatayım. Bi' sıranın altında, çok gizli ve görünmeyen bir yerde, ortanca ile bizi simgeleyen gizli bir işaretimiz vardı. O yapmıştı, zaten resme acayip yetenekliydi, kazımıştı oraya o işareti. Çok güzeldi ve çok özeldi. T.İ ve P harflerinden oluşan bir şekil. Beni terk ettiğini söylemek yerine gidip onu kanırta kanırta, ahşabı paralaya paralaya sildi onu o gizli yerden. Özetle o gizli yer de tarumar olmuştu. Çok üzülmüştüm, ama o dönem için 7 büyük günahtan birini işlemiştim.

Ortanca'dan öğrendiklerim:

1- Kadınlarla şaka olmaz. Beraber gülebilirsin, ama dalga geçilmekten hiç hoşlanmazlar. Erkekler de hoşlanmaz tabi dalga geçilmekten ama erkekler yapısal olarak kendileriyle de dalga geçme konusunda daha rahattırlar. Kadınlarınsa affı yoktur.
2- İlginçtir. Ortanca o sınavda benden yüksek not aldı. Burdan da çıkarılıcak çok ders var. Göt gibi kalmıştım. Hem saçma agresiflikle taşak yaparkenki T.İ'dan eser yok, hem kızı kaçırdık filan. Büyük götoluş.
3- Anne çok feci kuvvetli bir figür, elbette özellikle kadınlar için. Aynısı oldu lan o kız sonradan anasının. Kilo almış, çocuk doğurmuş filan. Ne acayip ya.
4- Kartlarıııııım, ah o benim güzelim kartlarım. Şimdiki çocuklar bilemezler sizin kıymetinizi. Benim yaptığım gibi sizi önce şööyle bir karıştırıp, sonra gözlerini kapatıp bir tanenizi seçip, onu alıp, gerisini gömme dolabın altına atmazlar. Türk Amelie'si, sözüm sana! Bakma benim rezalet çıkar filan dememe. Eğer olur daaaa o evde onları bulursan ve bulmana rağmen o kartları bana getirmessen, sen de alemin en büyük orospususun. Hadi bakalım.


Hamiş: En baştaki şarkının hangi şarkı olduğunu hatırlamaya mı çalışıyorsunuz?

T.İ'dan Türk Amelie'sine geliyor!
Ay aman denizleri aş da gel, kurbanın olam...
 


TEHLİKELİ İLİŞKİLER © 2008. Design by: Pocket