24 Aralık 2010 Cuma

Alışveriş Merkezleri ve Bakışlar.



Alışveriş merkezlerine bayılırım. Sanırım bu cümleyi kuran tek insan benim, ama öyle. Ya tamam, şu cümlelerin hepsini söylediğinizi duyar gibiyim. Şehrin anasını belliyorlar, trafiği tıkıyorlar, küçük esnafı bitiriyorlar. Bu özelliklerinden ben de nefret ediyorum. Sanki ben anası bellenmiş şehir, tıkalı trafik ve bitik küçük esnaf fetişistiyim. Ben de biliyorum tüm bunları. Ancak tüm bunların sebebini de o alışveriş merkezlerine atmayı mantıklı bulmuyorum. Şehirdeki her şey güzel, tıkır tıkır işliyor da alışveriş merkezleri mi s.kertti ortalığı bi' tek.

Neyse, ne zaman üzerine uzun uzun düşünsem, alışveriş merkezlerini sevdiğimi fark ederim. Nimet onlar nimet. Çünkü o kadar güzel kadını bir araya toplayan bir yer düşünüp tasarlamak her babayiğidin harcı değil. Düşünen bu amaçla mı düşünüp tasarladı bilmiyorum ama tasarladığı şeyin böyle bir yan etkisi olduğu açık. Hani basur tedavisi için üretilmiş ama saç dökülmesini engelleyen ilaçlar gibi bir şey. Evet! Lamı cimi yok. Alışveriş merkezleri, güzel kadın doludur. İnanmıyorsanız gidin bakın.
Ancak alışveriş merkezlerinin en önemli özelliği güzel kadınları içine doldurması değildir. Bu, önemli bir özelliğidir. Ancak en önemlisi değildir.

Leydiiz en Cendılzın,
Şimdi sizlere alışveriş merkezlerinin en önemli özelliğini söyleyeceğim. Birçoğunuz bu gerçeğin farkındaydınız ama hiç dile getirmemiştiniz.

Evet, alışveriş merkezi öylesine mucizevi bir erkek buluşudur ki içeri giren kadınların hepsine sihirli bir takım şeyler yapar. Eğer ki, bir gün bana gelseler ve "Bir alışveriş merkezi kuracağız ama bir türlü isim koyamıyoruz. Ne koyalım T.I? Çaresiz durumdayız. Yardım et bize " deseler. Onlara şöyle yandan yandan kötü adam gibi gülerim ve adını "Sihirli Değnek Alışveriş Merkezi" koyun derim. Bu işin biraz da ruhunu bildiğimden Sihirli Değnek de demem. Çok daha havalı olan ingilizcesini söylerim: "Magic Wand Shopping Mall". Üfff, ne doluşur buna kadınlar düşünemiyorum. Magic Wand, isminin altını da şöyle dolduruyor, "Size dokunan sihirli değnek, sizi baştan aşağı değiştirecek. Artık siz çok şık birisiniz." gibi gibi bişi.

Hanımlar bilmiyorlar ki, o sihirli değnek onların kıyafetlerini değiştirmiyor. Hanımlar! Kıyafetlerinizi değiştiren kendinizsiniz. O sihirli değnek, sizin karakterinizi değiştiriyor, hem de kökten.

Ey burnu havada çok güzel kadın. Artık sen o eski sen değilsin. Eeeeeeey, o barda sana bir kere olsun bana bak diye 10 saniyede bir kestiğim afet. Eeeeeeeey bir kerecik göğüslerine baktım diye küçük çocuğu azarlar gibi bana bakan kadın. İşte şimdi faka bastınız!

Alışveriş merkezleri, çok güzel kadınların, karşı cinse özgüvenlerini kaybettikleri ender yerlerdendir. Özellikle yalnızlarsa ve şöyle en az bi' üç dört mağaza gezmişlerse, emin olun ki son zamanlarda inanılmaz şişmanladıklarını ya da çirkin olduklarını düşünüyorlardır. Halbuki kendileri gerçekten ilik gibidir, ama farkında değillerdir. Üzerlerine inanılmaz derecede çok yakışan elbiselerin bile %80'inin içinde çok şişman göründüklerini düşünen kadınlar. O kadınlar kim biliyor musunuz? O kadınlar tam olarak barda, erkeklerden bakışını itinayla saklayan kadınlardır.


Baylar!
İşte o kadın , o mağazadan çıktığı anda bizim bakışlarımıza muhtaçtır. Hani bir barda dördümüzün birden aynı anda baktığı o kadın var ya. Onun gibi 4 tanesi de senin gözlerinin içine bakar. O gözler şunu der, aynen şunu: “Hey, barda gözlerimin içine bakan yakışıklı. Ben ettim sen etme. Ocağına düştüm. Önce gözlerimin içine bak, sonra beni şöyle süz, tamam kızmicam.Peki peki. Göğüslerde bir iki milisaniye fazla durabilirsin. Süzüşünü tamamla ve sonra bir daha gözlerimin içine bak. Gerçekten de o eski halimden eser mi yok. Söyle bana gözlerinle.” Evet beyler. Burada bizim bakışlarımız değerli. Onlar barlarda nası bizim anamızı ağlatıyorlar. Sıra bizde. Bizler de ana evladıyız. Hadi bakalım. Kural 1: Sakın hepsiyle göz göze gelmeyin. Kasıtlı olarak bakmadığınız her kadın, bir arkanızdaki erkeğin elini güçlendirir. Kadının gözleri ona da da bi şekle söyler bir önce size söylediklerini. Kural 2: Normaldeki beğeni kriterlerinizi en az dörtle çarpın. Gerçekten zamanının Cindy Crawford’ı filan değilse, “Üzülme bebek, taş gibisin.” bakışı atmayın. En fazla “Tamam güzelsin de, hani eksiklerin yok değil.” bakışı atın. O bakış nasıl mı atılır? Of, çok işimiz var sizle çok.


“Tamam güzelsin de, hani eksiklerin yok değil.” Nasıl Atılır?

Öncelikle “Süz beni. Süz beni.” bakışı atan kadının gözlerine “Tamam, mesaj alındı.” Kodunu göndermek gerekiyor. Bunu nasıl yapacağınızı anlatmıyorum, herhalde biliyosunuzdur. Neyse, konuyu dağıtmayalım. Unutmayın hız çok önemli. Çünkü o size doğru yürüyor, siz ona. Yani en fazla birkaç saniyede bitmeli bu iş. Kadın bakışı gönderdi. Hop mesaj alınmıştır bakışını gönderdin. 0,3 saniye gitti bile. Hemen süzme moduna geçtin. Süzüyorum diye kendini ayı gibi hissetme, buna hiç gerek yok. Alışveriş merkezindesin. Ayrıca buna o izin verdi. O istiyor. Yine de bakışlarının vahşi olmamasına dikkat et. Rahatsız edici olma. Avcı değilsin, süzücüsün, bunu unutma. Süzmeye başladın, göğüslerde birkaç milisaniye fazla durabilirsin. Buna o izin verdi. Hatırlasana: “Hey, barda gözlerimin içine bakan yakışıklı. Ben ettim sen etme. Ocağına düştüm. Önce gözlerimin içine bak, sonra beni şöyle süz, tamam kızmicam. Peki peki. Göğüslerde bir iki milisaniye fazla durabilirsin. Süzüşünü tamamla ve sonra bir daha gözlerimin içine bak. Gerçekten de o eski halimden eser mi yok. Söyle bana gözlerinle.”

Ne anlatıyodum ben? Hah, “Tamam güzelsin de, hani eksiklerin yok değil.” bakışı. Unutma, süzerkenki bütün duraklamaların, yukarıdan aşağı inerken olmalı. Yukarıdan aşağı inerken durur, aynı yerde aşağıdan yukarı çıkarken de durursan. Kadın bunu hemen anlar ve “Kendini alamadın di mi? “Evet, biliyorum. Mükemmelim.” bakışı atar. Gol atayım derken kontradan golü yersin. O yüzden duraklamalar, yukarıdan aşağı inerken, unutma. Yukarıdan aşağı indin. Ben bu kadar yazıyorum ama, bütün bu yazdıklarım şimdiye kadar 1,2 saniye filan. En son kadınla tekrar göz göze gelmek üzeresin. İşte “Tamam güzelsin de, hani eksiklerin yok değil.” zamanı. Göz göze geldiniz. “Üzülme bebek, taş gibisin.” Bakışı gibi bir bakış yapacaksın. Ancak en sonunda böyle çok hafif dudaklarınla burnunu kaldırma hareketi yapacaksın. Ancak bu çok hızlı olmak zorunda. Kadın odudaklarının kalkmış burnunun büzüşmüş halini neredeyse hiç görmemeli. Sadece o bir resim olarak bilinç altına işlenmeli. Hani saniyede 24 kare gösterir ya sinemada, o 24 kareden birine başka bir şey koysalar gözümüz görmez ama bilinçaltımıza işler ya. Aynen yapmamız gereken şey bu. Hadi koçlar. Göreyim sizi.


Bakın, "Süz beni" bakışı işte tam olarak böyle bir şey. Ay! Pardon pardon.

Böyle bi'şey.


Alışverişmerkezleri, kadınlar için bir mabed gibi görünmekle beraber aslında onlar için tam bir kaos ortamıdır. Bu da erkeklerin çok işine yarar. Üstelik erkekler, “Amaaaan. Alışverişmerkezlerini hiç sevmiyorum.” derler. Bu da erkekleri daha da bir güçlü konuma getirir. Yani ben burada zaten gönülsüzüm havası hep vardır erkeklerde. Dikkat edin. Of, ne işim var burada benim ya havalarında yürürken, hop bir bakış. "Efendim güzel kadın? bana bir şey mi demek istedin bakışlarınla, of neyse neyse tamam, seni de bi süzeyim çok istedin şimdi, kırmayayım.".

Asıl şenlikse kıyafet mağazalarının olduğu katta değildir. Yemek katındadır. Yanlış anlamayın. Ben prensip olarak fast food yemem. Ağzımdan en son bir fast food öğesi geçeli en az yedi sekiz sene olmuştur. Ancak yine de arada bir alışveriş merkezlerinin yemek katına çıkarım. Orada kadınların başka bir hali vardır. “Zaten giydiğim hiçbir şey yakışmadı. Ama yine de çok acıktım. Of. Zaten hep bunlar yüzünden.”

Kadın, alışveriş merkezinin yemek katında bermuda şeytan beşgenindedir. Şu beş köşeye de bir bakın. Kadının güzelliği, özgüveni, iradesi, açlığı ve tabii ki erkekler. İnanın, bu haldeki bir hanımefendiye, ben bile ilişmem. Hepsine, “Güzelsin işte, keyfine bak.” bakışı atarım. Kadınları asla fazla karşına almamak lazım. Akşam barda nasıl olsa evirip çevirip kıçımıza sokacaklar o bakışları :).

Ayrıca alışveriş merkezinde bazılarımız için tüm bu anlattıklarım yaşanırken, bir yanda da, aynı çatı altında acı bir tablo yürür. Ben bir erkek olarak bakamıyorum o sahnelere. Çok kötü oluyorum. Kim için mi? Uzun süreli sevgilisini, uzun süredir kabinin önünde bekleyen erkekler için. Aman Allahım! Onlar için yapılabilecek bir şey yok dostlar. Sizlerden tek ricam, onlara fazla bakmayın. Hem onların kendilerini, hem de sizin kendinizi kötü hissetmemeniz için bu şart. O adamlarla göz göze gelmeyin. Sakın gelmeyin. Gelirseniz de, “Hemen kaç dostum!” bakışı atıp, alışveriş merkezini terk edin. Terk etmezseniz, alışveriş merkezinde yürüyen kadınlar sizin gözlerinizde o özgüvensizliği görürler. Ve size “Gözlerini kaçır çabuk benden. Bana bakmak senin neyine” bakışı atarlar.
Bir acı tablo daha. Bu kabin önünde bekleyen erkeklerin hepsinin ortak özelliği nedir biliyor musunuz? Ben biliyorum. Bu adamların hepsinin elinde aynı şey vardır. Hepsi istisnasız olarak ellerinde hemen önlerindeki kabinde sevgililerinin içine girmeye çalıştıkları elbisenin bi’ büyük bedenini tutarlar. Korkunç.

Magic Wand Shopping Mall'da erkeklerin bir büyük beden elbiseyle kabin önünde beklemesi kesin olarak yasak olacak.

İşin özeti, alışveriş merkezinde tanıştığım bir kadının hikayesini anlatacaktım size. Yine esas lakırdıya gelemeden bi araba laf zırvaladım. En azından hikayemin altyapısı tamam. Tanıştığım kadının kod adı mı? Güldürmeyin beni. Tabii ki Mango :)

22 Aralık 2010 Çarşamba

Bu gece uzun olacak besbelli... 21 Aralık ve Ginger

Bu yazı üç gün önce yazıldı. Editing'i biraz geciktiği için anca koydum. Affedin.

Bugün 20 Aralık. Yani bu gece saat 00:00'ı gösterdiği andan itibaren ne başlıyor. En uzun gece. Geçen sene bu büyük günün hakkını teslim eden bir yazı yazma fırsatım olmamıştı. Bu sene atlamam mümkün değil. Çünkü bu gecenin her türlü uzun olması için haftalardır çalışıyorum. Ne Ginger'ın kendine has muhafazakarlığı, ne heyetin yoğun baskıları, hiçbiri bu geceye ulaşmak için dantel işler gibi yaptığım çalışmaların önüne geçemez. Bu gece önemli. Bazen böyle şeylere aşırı kafamı taktığımı düşündüğünüzü biliyorum. Yani bazı şeylere anlam yüklemeye aşırı mesai
harcamamı gereksiz bulanlar olduğu aldığım e-mail'lerden aşikar. Kendilerine "Hadi canım" diyor ve geçiyorum. Bilmeyenler için, izah edeyim. 21 Aralık çok önemli gecedir. Benim doğum günümden daha önemlidir mesela. Benim doğum günüm sırf beni ve çevremi ilgilendirirken 21 Aralık tüm erkekleri ilgilendiren bir gündür. Bu gece, en uzun gecedir. Bu gece, işini seven bütün emekçi erkeklere, en uzun mesai saatini bahşeden gecedir. Karanlığını erken indirir, geç kaldırır. İyi niyetle bir şeyler yapmaya çalışan erkeklere, karanlığını tüm cömertliğiyle
sunar.

İnsanları anlamıyorum. Özellikle bazı erkekleri. Daha aralık ayı başlar başlamaz "Yılbaşında napıyosun? Ne yapmalıyım? Bi'planın var mı?" tarzı cümleler kurmaya başlarlar.
"Ulan ibiş! Sen 21 Aralık'ı planlandın mı da yılbaşına geçtin. Anlamadım ki. Kolay mı öyle o işler. Önce önümüzdeki maçlara bakmamız gerektiğini bilmiyo musun?" diye çıkışasım gelir. Ama "yok yok, yapmadım, daha yapmadım." gibi bir cevap veririm. Mükemmel bir gece planlanacaksa onun 31 Aralık yerine 21 Aralık olmasını tercih ederim, 31 Aralık yeteri kadar itibar ögörüyo zaten. Özetle 31'i herkes zaten yeteri kadar seviyo ve onun için mesai harcıyo. (Fesatlaşmayın, cson cümleyi ne gözle okuduğunuzu biliyorum.) Neyse, 21'in ise birçok insan farkında bile değil. Bunun için kendini kasma anlam yüklemek için diyenleri şağıdaki satırları okumaya davet ederim.

Bundan sonrası Flashback.

Son yazımı, ertesi gün Ginger'la randevulaştık diye bitirmiştim. O randevuyu iptal etmek zorunda kaldım. İş gereği bir yurtdışı ziyareti yapıp dönmem gerekti. Ginder ciddi kız, öyle "Yaaa, beni sattaaa" styla bi' tip değil. O yüzden problem olmadı. Birkaç gün sonra yurda döndüm, vatan toprağını öptüm. Şu Gİnger'ı da bi öpebilsem...

Günler günleri kovaladı.
21 Aralık'a 2 hafta kala...





7 Aralık
Ginger ve Mütevelli Heyeti ile son kez buluşuyorum. Bir sonraki buluşmamızda da değil Mütevelli Heyeti, mütevelli heyetinin müüsü olursa T.I net bir şekilde elvedasını verir. İşyerinde istifa, ilişkide elveda. Açıkçası resmen o aralar elvedam cebimde geziyorum. Bu seferki buluşma için ben gitmedim. Onları bir yere çağırdım. Üstelik özenle seçilmiş iki arkadaşım da var. Bakarsın başka yakınlaşmalar olur. Zaten bu gibi buluşmalar genellikle kime niyet nime kısmet ilkesiyle çalışır. Her zaman sürpriz çiftlere gebedir.

Biz 3 arkadaşız. Felaket bir üçlü diyebilirim. Ben, Carlos ve Limbo. Bilmeyenler için, şiddetle okumalarını tavsiye etmekle beraber, bu iki arkadaşımı kısaca tarif edeyim. Limbo, eski sevgilim. Ancak yıllar bizi iki eski sevgililikten ziyade, iki kankaya dönüştürmüş durumda. Birbirimize libidinal olarak harbi harbi hiçbir şey hissetmemekle beraber, inanılmaz iyi anlaşıyoruz. Onun aşmışlığından kaynaklanıyor tabii ki bu durum daha fazla. Yoksa eski sevgililerim beni genelde sevmezler. Bense onları severim. Nası yüce bir gönülse benimki artık siz düşünün. Şaka tabii, yüce gönülden ziyade, kadınları karşıma almayı sevmem ben. Kanalların her zaman açık olması gerekir.

Ne anlatıyodum lan, hah Limbo. Benle çok uğraşır, beni iyi tanıdığı için de her zaman beni sarsıcı cümleler kurmayı, şakalar yapmayı iyi bilir. Her ne kadar ona "Sen çok iyi taşıyosun, bazı kadınlar kilo alsalar bile vücut hatlarını kaybetmezler, bu çok seksi bir şeydir ve bir şanstır." falanfilan desem de, gereksiz şekilde şişmanladı son iki senede. Bunu ona birisi söylemeli. O kişi tabii ki ben değilim. Sonuçta, hala gelecekle ilgili planları olan birisiyim. Kafamda tik atmadığım yüzlerce kadın, binlerce yapılacak iş var. Geleceğimi karartmak istemem. Yo yo, ben söyleyemem. Birisi söylesin.
ve Carlos. Onu nasıl anlatsam, kelime bulamıyorum. Yakışıklı çocuktur. Biraz fazla konuşur. Fazla konuşsa problem değil de, çok boş konuşur. Yine de çok severiz.
Carlos ve Limbo: Onlar, görevleri oraya gelene kadar, kendilerinden bile gizli
tutulmuş, özel yetenekleri bu iş için onları benzersiz kılan, çok özel bir tim. MHST, yani Mütevelli Heyeti Savuşturma Timi.

Biiyorum, Carlos, grubun erkeklere güvenmeyen kızı Welldone'ı kilitleyecek. Onu laflara boğacak. Bir ilişki doğra mı? Bence çok uygunlar ama bilmiyorum Carlos bazen itici gelebiliyor kadınlara, ancak Welldone'a geleceğini sanmam. Mütevelli Heyetinin geri kalanını ise Limbo rahatlıkla donunda sallar. İçim rahat.

Buluşma gerçekleştikten biraz sonra MHST namlularını heyete doğru doğrultuyor. Ginger boşa çıktı. Biraz daha tanıma fırsatı buluyorum onu. Güzelliğine güzel, akıllılığına akıllı da, tam olarak "Biraz hızlı gitmiyor muyuz?" kızı. Kendime dair yaptığım analizlerde şunu hep görmüşümdür. "Biraz hızlı gitmiyor muyuz?", "Biraz daha ğırdan alsak, biraz zamana ihtiyacımız olduğunu sen de düşünmüyor musun?" gibi cümleler kuran kadınlarla mutlu bir ilişki yaşamışlığım vaki değil. Bana göre değil aslında. Ancak ilişkinin başlangıç evresinde bana bu cümleler kurulduğunda nedense, "tabii ki, sen nasıl istersen, kendini nasıl rahat hissedersen..." filan gibi cümleler kuruyorum. Ben de bir acayibim. T.I'ın fikri neyse, zikri de o değil. Bir şekilde onunla birlikte olmak için yanıp tutuşurken, lütfen yanlış anlamayın, gerçekten sadece cinsellikten bahsetmiyorum, beraber vakit geçirmek istediğim bir kadın var ve kafalarımız hiç uyuşmuyor. Eminim başınıza gelmiştir. Olmayacak duaya amin demek. O da benden hoşlanıyor, biliyorum. Ben biraz olmayacak dua olduğunun farkındayım, yine de kendimi alamıyorum. Kendime uyuz oluyorum bazen.

Kafamı sağa çeviriyorum. Carlos Welldone'a Kumru hayvanının ne kadar eşine sadık bir kuş olduğundan, bir belgeselde gördüğünden filan bahsediyor. İnanılmaz bir şey ya. Manyak herif.

Sola çeviriyorum, Limbo, heyeti tek kelimeyle donunda sallıyor. Aklıma bu Limbo'yla Carlos olur mu olmaz mı diye geliyor. Acaba Carlos, arkadaşımın ex'ine sarkmam centilmenliği içerisinde mi? Bir ara onunla konuşmalıyım. Kimsenin hayatına karışmayan birisi olduğumu hatırlatmak babında. Diyalogları da genelde müthiş. İkisi konuşuyorlarsa ve Carlos inanılmaz boş konuşmaya başlıyorsa, Limbo, "aman kes kes" diyor şakayla karışık. Carlos da kesiyor. Ben son on yılda Carlos'u susturmayı hiç başaramamıştım mesela. O, şıp diye kesiyor.





21 Aralık için yemek rezervasyonumu yaptırdım. İnanılmaz bir teras. Boğazsa boğaz, manzaraysa manzara. Güzel şarapsa güzel şarap. Oteldeki yerimi de ayırttırdım. Yemek zaten otelin terasında. 21 Aralık yılda bir kere. Tek sorun var. Bütün işleri rayına sokmalıyım. Ginger'la bu sefer yekeyek buluşma başarısını gösteriyorum. Yoksa demiştim. Elvedam cebimde diye. Buluşuyoruz. Yine ben gittim. Ya ben karşı yakadan kadınlarla bile çok zorlanırken, uzun mesafeli ilişkiler nasıl yürür diye düşünmeden kendimi alamıyorum. İnsanlar çok acayip.

Neyse,
Mütevelli Heyeti olmayınca daha bir güzel geliyor bana Ginger. Kadınlara açılma konusunda tutukluğu olmayan birisi olduğumdan, Ginger'a hemen içimdekileri anlatmaya başlayacağım. Biliyorsunuz, benim böyle durumlar için hazırlanmış bantlarım var. Sıçmamak için dieceklerimi banttan okuyorum, bir nevi playback. Sorun şu ki, hard diskten hangi bandı çıkarmalıyım? Biraz Hard Disk search, arama sonuç: Bant no: 5, bandın üstüne not düşmüşüm, "Yavaş ilerleyelim kadını". Bant şöyle.

"[Kadının Adı], o gün oraya gelirken açıkçası senin gibi birisiyle karşılaşacağımı, oraya gelmenin hayatımı bu kadar değiştireceğini zerre kadar tahmin etmiyordum. [Tanışmana Vesile olan arkadaşının adı], gel takılırız demişti ben de gelmiştim işte. Ne bileyim orada senin gibi birisi olacağını. Lafı fazla uzatmayacağım, yıllar kafama vura vura öğretti ki kadınların sezgileri bizden çok daha güçlü. Eminim ki seni ilk gördüğüm andan itibaren ben her ne kadar saçma mimiklerimle saklamaya çalışsam da sen her şeyin fakındaydın (Hiç öyle bişi yok, o mimiklerin hiçbiri saçma değildi). Ne bileyim işte, bende durumlar bu, pek de beceremiyorum işte gördüğün gibi (Araya girmem lazım, çünkü bu ben gördüğün gibi bu işleri beceremiyorum cümlesi kritik. Kadınlar her zaman erkeklerin ilişkiler konusundaki saflıklarını sevmişlerdir. Aksini bilseler bile, buna inanmak hoşlarına gider.) Belki sana biraz hızlı gidiyormuşum gibi gelebilir. Bence değil ama yine de buna sen karar ver. Fazla uzatmadım işte. Özetle bendeki haberler bu. Biraz pat diye oldu sanki ama..."

Banttan okumam, eminim hanımlara çok mekanik ve duygusuz geliyor. Ancak inanın, anlatrken öyle de, yaşarken bu şekilde bir duygusuzlukla yaşamıyorum bunu. O ezber, ağzımdan tüm samimiyetimle dökülüyor. Sonradan farkına varıyorum ben de bunun. Neyse,

Bu yukarıdaki gibi cümleler normal şartlarda açıkçası pek tarzım değil. Ben kadınların böyle saf değil de kendine güvenli erkeklerden etkilendiklerini bilecek kadar tecrübeliyim. Ancak bant no:5, maalesef bunu gerektiriyor. Bu text'i de ben kıçımdan sallamadım. Onyıllardır yapılan araştırmalarım, deneme yanılmalarım ve gözlemlerim sonucu buldum. Şimdi bunu okuyan hanımlar, eminim ki, "O kadar da ucuz değil bu işler" filan diyeceklerdir. Ama öyle, üzgünüm. Çalışıyor. "Biraz hızlı mı gidiyoruz?" kadınlarını iyi tanıdığıma emin olabilirsiniz, sonuçta Türkiye'de yaşıyorum. Kabul edersiniz ki çevremizde hatrı sayılır sayıda "Biraz hızlı gitmiyor muyuz?" kadını var.






Bu arada Carlos'la o konuşmayı yaptım. Ciddi olup olmadığımı sordu. "Olm manyak mısın? Kaç yaşında insanlarsınız bana b.k yemek düşer." cümlemin ardından, bir arkadaşımı daha katarak onları yemeğe çağırdım. Gündüzden de arada bir ev konusunda bana yardımcı olan Refika Ablama da haber verdi, gelip manyak yemekler yaptı. Ben de eti şarapla marine ederek hazırladığım, yapmayı bildiğim neredeyse tek komplike yemeği yaptım.

Ya bunlar zaten, çok afedersiniz, adamı suya götürür susuz getirir. Baya bi mercimeği fırına vermişler. Manyak Carlos benden icazet beklemese çoktan iş bitmiş...
Afiyetle yedik. Ginger o yemeğe gelmemişti. Çünkü bir gün önce ayrılmıştık. Bir anda ikimizin de "evet olur" diye başladığı ilişki, pek olacak gibi değildi. Başlar başlamaz el frenini çektik. O mu çekti ben mi? Bence ben. Ancak kolu çeken oydu. Ben bunu tercih ediyorum zaten.






S.ki tuttum. Başımın çaresine bakmalıyım. Bu kadınlar adamı çatlatır. Maddiyi geçtim, manevi hazırlığım çok büyüktü. Plan C'yi devreye sokmalıyım. (Plan B çoktan pert oldu bile.) Çok da endişelenmiyorum. Mutlaka yapacak eğlenceli bir şeyler bulurum. Ne de olsa gece uzun. Hatta çok uzun. Ancak Plan C beklemez. Devreye sokmalıyım. Özellikle Limbo'ya çok vefa borcum var.







T.I: Olm Carlos, kral adamsın sen ha. Amma düşünceli can arkadaşsın.
Carlos: Hayırdır abi? Hangi dağda kurt öldü.
T.I: Benim Ginger'la bir 21 Aralık En uzun gece planım vardı ya.
Carlos: Haaa harbiden ha, iptal ettin mi, kurtarabildin mi otelin parasını filan.
T.I: Yok be oğlum. Ne edicem? Size hediyemdir. Limbo'yla sana afiyet olsun. İsterseniz otelde de kalın. İsterseniz kalmayın.

Aslında burada, vaaay kardeşimsin, canımsın ciğerimsin tarzı cümleler gelmesini bekliyor insan. O duygusal yoğunluk içerisinde. Ama kurban olduğum kimseyi öküz yaratmasın. Ulan sen belgesel diye kumruları seyredeceğine aynaya bak lan. Montofon.

Carlos: [Gülerek] Siktir lan. Ben sevgilimle senin pis emellerinin yedek kulübesinde mi oturuyorum lan ibik? Şaka bir yana, ben yaptım programımı canım, sağol.
T.I: Gerçekten ben seni bu konuda uyardığım için 21 Aralık'ı özel bir gün kabul edip program mı yaptın? Gözlerim yaşardı.
Carlos: Evet. İlan ettiğin gibi hocam. Bence de 21 Aralık Dünya Erkekler Günü'dür. Kutlu olsun.
T.I: Çok duygulandım Carlos. Limbo'ya da selam söyle benden. Ben plan G'ye geçiyorum.
Carlos: Plan G ne lan.
T.I: Plan D, Plan E ve Plan F nası sekti anlamadım. Kadınlar uyandı mı acaba bu 21 Aralık olayına lan?
Carlos: T.I yine farklı dilde konuşmaya başladık. Hadi görüşürüz.
gülüşüyoruz

Plan G'nin detaylarına dair siz değerli okurlarıma detay vermeyeceğim. Ancak çok güzel olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak, şu şarkıyı da kendim için koyuyorsam namerdim:





30 Kasım 2010 Salı

Ginger & Heyeti geçmek...

Bazı kadınlar vadır. Nasıl anlatmalı bu tipi bilemiyorum. Seksi. Ve aslında seksiliğinin kaynağı biraz da o kadının kafa ya da yüz bölgesindeki bir arıza. Biraz tıkandım anlatırken. Örnekleyeyim. Mesela, kepçe kulak. Normalde kimse istemez, güzel bir şey de değildir kepçe kulak. Ama o kadında olur işte (100 kadında 1 filan). Hatta o kadın non-kepçe olsa bütün seksiliğini kaybedecek gibi hissedersin. Bazı kadınlara karakteristik hafif kemerli burun yakışır, çok çok abartılı olmamakla birlikte. Ya da çökük yanak. Olur işte, bazısı taşır, yakıştırır.

Hatta o kusur, onun alamet-i farikası oluverir. Ondan bahsedersin mesela, karşı taraf anlamazsa kim olduğunu, hop ellerini kulaklarının arkasına götürüverirsin. Hemen anlar. Bu, pek çok insan farkında olmamasına rağmen önemli bir ekoldür. Kepçe kulaklı, hafiften kemer burunlu vs vs ama seksi kadın ekolünün bizim aramızda geliştirdiğimiz bir ismi de vardır. Yamsuk Ekolü.
Bazı erkekler bunu çok sever. Hep bu tip kadınlarla beraber olurlar. Açıkça söylemek gerekirse, ben bu ekolün bir mensubu değilim. Gerçi ben hiçbir ekolün mensubu değilim. Ekolden ekole akmak her zaman bana daha mantıklı gelir.


Yamsuk ekolünden gelen bu kızların hepsinin bir ortak özelliği daha vardır. Arkadaş grupları. Daha doğrusu Mütevelli Heyetleri. Sıkı bir kız arkadaş grubu. İlişkilere dair kararlarında birbirlerinden (belirli ölçüde) sır saklamayan, bu kararları beraberce alan bir heyet. Her biri birbirini çok etkileyen kızlar grubu.
Kuralsa açık ve basit. Eğer o seksi yamsuğu istiyorsan adamım, mütevelli heyetinden geçer not alman lazım. Bu gerçeğe karşı koymaya çalışmak, sana oyunu kaybettirir. Bu heyet senle kıza göz koymanın hemen ardından mutlak surette tanıştırılır

Heyetin misyonu, vizyonu

Heyetin vizyonu: Öncelikle gruptaki bütün kızları, sonrasındaki tüm dünya kadınlarını romantik komedilerin gelinleri gibi mutlu birer kadın haline getirebilmek

Heyetin misyonu: En önemli ve kritik görevi, kızın sana soramadığı soruları çat çat, kadın kurnazlığıyla laf arasında çakmak ve daha sonra erkeğin davranışlarını analiz etmek suretiyle o sırada sevgili arayan arkadaşlarının mutluluk ve refahlarını en üst düzeyde sağlamak.

Bu sorulara ve tartılmalara hazırlıklı değilsen, bittiğinin resmidir, güzeller güzeline elveda demeye hazırlan. Bu heyet öyle alelade insanlardan kurulmaz. Hepsi özenle seçilmiştir.

Heyetin yapısı:

Bu alemdeki, mütevelli heyetleri 4 asil bir de yedek üyeden müteşekkildir. Heyetin olmazsa olmazları şu şekildedir.
Bir şişman/balıketli ama bakımlı kadın. Heyetin bu üyesi genellikle yaşça diğerlerinden azıcık daha büyük olur. Öyle çok da değil. 3-4 yaş kadar. Geçmişe dair beklentilerin aksine çok ilişki deneyimi vardır. Dediklerinin heyette önemi büyüktür.

Bir uzun süreli ilişkideki kadın. Grubun en az 2 senelik ilişkisi olan kadını. Bir erkeğe baktığı anda o erkeğin, onunla aynı evde yaşarkenki halinin 6-12 ve 18’inci aydaki hallerinin röntgenini anında çekebilme yeteneğine sahiptir. Sözü kıymetli, analizleri önemlidir.

Bir "erkeklere güven olmaz" kadını. Grubun en zorlularından biridir. Genelde oyu negatiftir. Güzellik skalasında 6,5 – 7’den aşağı inmezler. Bu yüzden genelde peşlerinde bir erkek vardır. Peşinde sürekli bir erkek olması durumu, grubun içinde onu daha güçlü kılar.

Bir "ben pozitifim" kadını. Grubun biraz daha bakımsız ve vurdumduymaz kadını. Genellikle “Bence yaşamak istiyorsa yaşasın” yönünde görüş bildiren üye. Ona her zaman ihtiyaç var. Hem kadınlar için hem erkekler için.

Bir ya da iki de yedek üye, stajyer
. Her heyet, tüm dünya kadınlarını kapsayan vizyonu gereği yeni nesiller yetiştirmekle yükümlüdür. Yaşça biraz daha küçük (heyetten birinin kuzeni ya da kardeşi olma olasılığı yüksek), sözü pek de sallanmayan. ” Dünkü çocuk sen biraz piş.” Şeklinde yaklaşılan üye.
Bu karakterler, bir mütevelli heyetinin üç aşağı beş yukarı değişmez tipleridir. Şaşmaz.

Geçen hafta arkadaşım Lafonten Cumartesi günü akşam üzeri beni Taksim’e çağırdı. Yazlıklarından bir iki eski arkadaşıyla buluşacakmış.
“Lan oğlum.”
dedim.
“Sizin yazlığı biliyosun ben senden iyi tanırım. Senin daha uzun süreli dostlukların olmasına rağmen benim daha konsantre yakınlaşmalarım oldu.”

“Ulan anten.” dedi.
“Bir an evvel damla diyosak hemen damla, küfür ettirme kendine.”
Hiç uzatmadım. Artistlik yapılacak zamanlar vardır; yapılmayacak zamanlar vardır. “Nerdesin?” dedim. Taksim’de adı Z. İle başlayan bir yerdeymiş. Yanlarına doğru harekete geçtim, 40 dakika sonra oradaydım. Beni hemen tanıştırdı. Hemen bana niye anten dediğini anladım. Ginger’ı gördüm. Onu daha önce bir kere daha görmüştüm yazlıklarında, gençliğimde o kadar sık gitmemiş olmama rağmen onu sadece bir kez görmüştüm. Yazın sonlarına doğru geliyordu o çünkü. Benimle vardiyası uymuyordu. Onu gördüğümde zaten notunu vermiştim. Su içinde 7,4. Su içinde derken ironi yapmıyorum. Harbiden su içinde görmüştüm, havuzda. 1,65 boy, Nişantaşı Kasa, buğday saçlar, sol kulak saçların arasından çıkıyor, kepçe diye tabir edilen kulak tipi. Konuşması değil, ama gülüşü de hafif kayık. Sola doğru. Kız resmen sola çekiyor. Gülüş sola kaymış, sol kulak kepçe, zaten kendisi de solak...

Lafonten’in güzel arapasları, orta alandaki etkili oyunu, yazlıktan eski arkadaşının da (onu az çok tanımama rağmen cevherini geç fark ettiğim için çok üzgünüm) hemen topa girip başarılı al-verler yapmasıyla Ginger’la muhabbeti koyulaştırdım. “Akşam bilmemneredeyiz, gelmek ister misiniz?” diye sordu üçümüze birden. “Uyar.” cevabı verdik. İyi bir şey var, Ginger’ın benden hoşlandığını çok net hissettim, o konuda şaşmam. Akşam pozitif geçerse oldu bu iş. İyi olur benim için de bir ilişki.

Akşam için eve döndüm. Kostümümü değiştirip yeniden ortamlara aktım. Mekana varmadan 2 dakika önce Ginger’ı aradım. “En üst kattayız.” dedi ve yanlarına çıktım. Gayet güzel bir ortam. Sağa sola bir baktım. Hemen gördüm zaten buğday saçlı Ginger’ı. Bizimkiler henüz gelmemişti. Dakik olarak biraz hata mı ettim acaba, meraklı gibi ilk geldim diye düşünüyordum kiiii... Ta taaaa. Mütevelli heyeti! Onların olacaklarını %100 tahmin ediyordum aslında. Yine de görmekten çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Heyet dört kişiden oluşuyordu.

Gönüllerin Mütevelli Heyeti

Size onları tanıtayım:
Gonca, mütevelli heyetinin bakımlı ve şişman kadını. Balık etini geçip şişman olmakla olmamak arasındaki ince çizgide gidip geliyor. Bundan sonra Umut Sarıkaya’nın deyimiyle “Etinedol” olarak anılacak.
Buket, 3 senelik ciddi bir ilişkisi var. Geçen hafta sevgilisi evlenme teklif etmiş. Bundan sonra ev hanımı diye anılacak.
Seda, grubun hipi ruhlu uçarı kızı. Hiç tipim değil. Ancak beni görür görmez haneye artıyı yazdı. Eminim. Bundan sonra Hippi olarak anılacak.
Vildan, ben kendisine Welldone diyorum. Çünkü onu kazanırsam, welldone’la geçerim sınıfı. Vildan güzel, su içinde 6,9 (bu sefer mecazi). Bundan sonra Welldone diye anılacak.

Böyle durumlarda erkeğin yapması gereken şey basittir. Kendine güvenli olmak. Bunun birinci ve en önemli anahtarı, kadınlarla gözgöze gelmekten korkmamaktır. Göz kaçırılacaksa bırak onlar kaçırsın. Baka baka kimse eskimez. Masada erkekler de var, ancak onların profillerine dikkat etmedim. İşime yarayacak adam yok gibi aralarında.
Merhabalaşma ve tanışma seremonileri. Ginger ne de güzel giyinmiş. Yünlü ama kısa kollu bir bluz. Mini bir etek, babetler. Kararında bir makyaj. Ayarlanmış bir parfüm. Saçların arasından çıkmış kulakta zarif, sallanmayan bir küpe. Gözlerden kaçmıyor, öğlen manikürsüz olan eller, akşama hazır hale getirilmiş. Alkışlar Ginger’a. Çok güzel çok.

Birazdan çapraz ateş başlayacak. Kıskaca alındım zaten. Çok soru soracaklar, biliyorum. Lafonten olsa iyi olurdu. Arada topa girerdi. İnek. Hep geç kalır zaten. Ginger, inanılmaz sıcak davranıyor. Biraz şaşırmış olmakla beraber hiç bozuntuya vermiyorum. Kim bilir nasıl birtakım kızsal sebepler var bu hızlı yakınlaşmanın ardında. Ve işte başlıyor!
İlk akın Etinedol’dan geliyor.
“Ne iş yapıyorsun T.I.” . Bu aynı zamanda ateş serbest emri.
Cevap veriyorum. Laf biraz başka taraflara taşınır gibi olurken. Ters kanattan Welldone bindiriyor.
“Hangi okuldandı? Sanki seni tanıyor gibiyim.”
Welldone’nın beni bir şekilde tanımamasını umuyorum. Kendisinibu hayatta görmediğime %1.000.000 eminim. Çünkü ben 6,5 + bir kadının suretini kolay kolay unutmam. Tabii hemen benim de kendisini gözümün bir yerden ısırdığını söyleyerek cevap veriyorum. Eğer öyle demesem, bu
“Ya bak işte sen beni hatırlarsın, ama sen öyle silik bi tipsin ki, hiç benim dikkatimi çekmemişsin.” demek olur ki, Welldone’ı daha baştan kaybetmeyi hiç istemiyorum. Arada Lafonten de geliyor. 2-3 saat geçiyor. Laf lafı açıyor. Hipi’sinden Ev Hanımına hepsi sordukça soruyor. Heyetin soruları artık beni sıkmaya başladı. Ginger’la biraz yekeyek vakit geçirmek istiyorum. Heyetin baskısı devam. Ayağa kalkıp bağırmak istiyorum. Ginger'a yaklaşmak istiyorum. Heyet püskürtüyor. Özetle, şeytan diyor ki yanaş şuna, adını anma sataş şuna ama

HEYEEEEEEEEEEEEET, beni neden yoruyosuuuuun...


Her şeye rağmen güzel bir akşam. Ertesi gün için Ginger’la da randevulaştık.
to be contintin

5 Kasım 2010 Cuma

Büyük Şef: Devam... Bomba kimin elinde?

Dikkat: Bir yazı, bir önceki post’un devamıdır. Önce onu okumakta fayda vardır.

Nerede kalmıştım? Evet hatırladım.

Dile kolay, Djemba Djemba’ya zor koskoca iki ay. Büyük Şef’le her zaman bağlantıda kaldım, ancak hiç çizgiyi aşacak derecede sarkmadım. Derken hani haber bültenlerinin sonunda olur ya: “Türkiye’de güzel şeyler de oluyor." diye... İşte öyle bi’ haber aldım. Yasemin çok büyük, uluslararası bir firmadan mevcut maaşının 1,5-2 katında bir teklif almıştı. Onun için ne kadar sevindim anlatamam. Büyük Şef’in üzerindeki “Şirkette dedikodu olur, ne de olda ortak tanıdık var. Çalışanlarıma madara olamam” baskısının kalkmasının bu yaşadığım sevinçle inanın hiç alakası yok. Tamam, o sevinci en az bi yedi sekizle çarpmış olabilir, ama sonuçta sevindiğim ham olay, Yasemin’in terfisi.

Kaldı ki şöyle bir şey de var. Ben boğazımı kesseler, gidip de Yasemin’e Büyük Şef’le yattım filan demem ki. Gerçekten demem. Hem centilmenliğe yakışmaz, asla ve kat’a yapmam böyle bir şey. Hemde yani şimdi, insan bindiği keser mi (Teşbihte hata olmaz, teşbihte hata olmaz.). Hiç kimseye faydası olmayacak, bir sürü insana zarar verecek bir iş. Anlatmam.

Neyse, Yasemin’in gidişiyle beraber kelimenin tam anlamıyla orta sahadaki baskıyı arttırdım. Yine de verimsiz yan paslardan öteye bir türlü geçemiyordum. Büyük Şef’i İki günde bir filan mutlaka bir bahane bulup aradım. Anlıyo’ tabii o da her şeyi, anlamaz mı? Daha o ilk gece, ilk ona baktığım andan beri her şeyi biliyor. Ne de olsa ben giderken o geri dönüyordu.

Peki o ne kadar istekli? İşte bu büyük bir tartışma konusu. Ancak ben biliyorum, kesin istekli. Yoksa iki ayda mutlaka bi’ şekilde beni uzaklaştırmasını bilirdi. Ben, o mesajı alınca, yani bir şekilde tamam artık yeter! Mesajını inceden verdiği anda, asla karşı tarafın üzerine gitmem. Asılmak (bu kelime bile biraz rahatsız edici ama inkar edemicem, asılmak) asılmak ve rahatsız edici olmak arasında gerçekten çok ince bir çizgi vardır. Erkek, bu çizgiyi çok çok iyi bilmek zorundadır. Yoksa yaptığın en süper güzellik bile, inanılmaz bir antipati uyandırır. Hiçbir erkek bu duruma düşmemelidir. Bu, birçok zaman vazgeçmek anlamına gelse bile...

Ben Büyük Şef’ten hiçbir zaman öyle negatif bir elektrik almadım. Ama Allah var, hiç yeşil ışık da almadım. Hep sarı, hep sarı. Sarı sarı sarı. Hazırol T.I, hazırol T.I! Bu arada onu sadece bir kez daha gördüm.

Bir öğlen onun işyerinin oradan geçerken “Sizin oradan geçiyorum da seni de bir arayayım istedim nasılsın?” diye sordum. Ki saat 15:30 filandı. "Yemeğe ancak çıkabildim. Bizim işyerinin orada bir restoranda, bir şeyler atıştırıyorum. Laptop’ımda yanımda zaten, iş çok.” dedi.Ben de “Çok yakınım, şuradaki bilmemneye uğrayacağım.” gibi bir şeyler derken, “Gelsene vaktin varsa beş dakika” dedi.
“Allah'tan senin iş yerine yakın bir yerlerdeyim." derken yalan söylememişim diye geçirdim içimden. 5 dakika sonra yanındaydım. Aman tanrım!
Eğer zarafet diye bir şey varsa, bu kadının duruşu, güzelliği, hali ve tavrında vücuda geldiğine eminim. Çok güzeldi, çok. Beyaz, manşetlerinin ve yakalarının ucu azıcık dantelli klas gömleği, bir profesyonelin elinden çıkmış gibi duran makyajı, kırmızı ojeleri, dokunduğunda “Aman Allah elimde kalacak” diye korkutacak derecedeki yumuşak elleri. O anda bu güzel kadına ne olursa nasıl “Büyük Şef” gibi kod adı verdiğime pişman oldum. O ne lan öyle, kızılderili adı gibi. Çok salağım çok. Kadın, tek kelimeyle Lady gibi, çok afedersiniz andaval T.I kafasına büyük Şef diye kodlamış. Allah ıslah etsin.

Neyse,
Hani bir hareket vardır. Birisi gelince ayağa kalkmazsın da, kalkacak gibi yaparsın, ama hareketinden ayağa kalkmayacağın bellidir. Kaykılmakla ayağa kalkmak arası bir şey. İşte o hareketten yaptı. Böyle poposu ve sandalyenin arası azıcık açıldı o kadar. Ne kibar, ne zarif kadın.
Onun yemek yiyorum dediği var ya, inanın hiç kafanızda canlandırdığınız gibi bir şey değil. Çok çok küçük bir miktar, bir sebze yemeği için bile o kadar küçük ki. Kabaklı bir şey yiyordu. Minicik ya minicik. Aklıma geldi, bu yaşta böyle olabilmek için de zaten neredeyse hiç yemek yememek lazım. Bu arada, nasıl da seksi bir yemek yiyişi vardı. Hani çatalın ucundaki şeyi dişlerinin arasına sıkıştırıp sonra çatalı yavaşça çekme hali vardır ya, dudaklarını tam kapatmadan. Kadının normal yemek yiyişi o seksilikte. Belli ki, yemeğin tadına varmayı çok seven birisi, tam benim kafadan. Yaldır yaldır hemen diliyle yemeği buluşturmuyor, tadını çıkartıyor.

Ya, nihayetinde düşününce, Büyük Şef gerçekten o dönem için benim kalibremin çok üzerinde bir hedefti. Çok güzel, çok başarılı, sonuçta çok daha görmüş geçirmiş. Ama son birkaç haftadır, telefonda kendime güvenim bir hayli yerine gelmişti. Onu gördüğüm o an anladım ki telefon kolay tabii, yüzyüze nerede o rahatlık. Resmen kadınla “siz” diye konuşasım geliyor. Telefonda sürekli sen diye konuşup yazışmasam valla belki siz derdim.

“Neler yapıyorsun işler nasıl gidiyor?”, “İyi güzel.” gibi konuşmalardan sonra, yemeğin sonlarına yaklaştık. Çok şükür ki aklım hala biraz da olsa başımdaydı. Bu sayede asla ve kat’a, değil Yasemin demek, inanın y ile başlayan kelime dahi kullanmadım. Havadan sudan konuştuk. Sonrasında tekrar konuşmak üzere ayrıldık. Ben de güzel bir kahve içmiştim o yemeğini yerken. Ben masanın hesabını ödemeye yeltenmedim. Konuyu dert ettiğimden değil, sadece gerçekten ayıp olur diye.

Ertesi hafta çok net bir şekilde anlayacaktım ki, aslında o yemek bir testti. "Yasemin’den hiç bahsedecek miyim, bahsetmeyecek miyim?" testi. Çok şükür ki, attığı tüm zarflara rağmen, 100, tam not almıştım. Gel gör ki, ışık hala sarıydı, ama artık yanıp sönüyordu. Hissediyordum. Yanıp sönüyordu.

Derken... Günlerden bir gün,

Bir akşamüstü telefonum çaldı."Büyük Şef Arıyor!” yazıyordu.
O gün işi astığını, evde takılıp kitap okuyup, şarap içip, film falan izlediğini söyledi. Yakınlarda olup olmadığımı sorup davet etti.
“Tabii tabii, yakınlardayım.Birazdan oradayım” dedim.Ancak bu sefer bi’ önceki gibi doğru söylemiyordum. Ben Kabataş-Karaköy tarafındaydım, o ise ta Yeşilköy’de. Üstelik Anadolu yakasındaki evime çok uzaktım. Banyo yapmalı, bütün gün üzerimde durmuş kıyafeti değiştirmeli ,kendimi iyi hissetmeliydim. Buna ihtiyacım vardı. Eve gitme planını çoktan askıya almıştım bile. Üstüm başım da fena sayılmazdı. Çok şükür ki işyerinde her zaman yedek tiril bir beyaz gömlek bulundurmak gibi bir huyum var. Gömleğimi değiştirip fırladım.

Arabaya atladım, kontağı çevirdim. Yola çıktım kiii... Aman Allah’ım, o nasıl bir trafik. Arabayı da çıkarmış bulunmuştum. Ya b'i yol hiç mi gitmez, hiç mi kıpırdamaz. Yok arkadaş. Kıpırdamıyor. N’oluyo lan derken öğrendim ki, Papa gelmiş, yollar kapanmış. O yüzden böyleymiş. Ya Papa, beni mi buldun bula bula Papa. Açılır ümidiyle biraz bekledim (Fesatlaşmayın lütfen, Büyük Şef değil, trafik açılır ümidiyle.) Yok. Resmen, koca Vatikan, işi gücü bıraktı benle uğraşıyor. Yok sana günah bu akşam diyor! Olacak iş değil, Vatikan aşk hayatıma çomak soktu arkadaş. Bana bu yapılır mı be Papa, günah değil mi bana Papa! Uzat eliniii, öpeyim seni Yeeah! Resmen delirdim.


Kapatın Youtube'ü. Çok sakıncalı görüntüler var! Baksanıza.

Çaresiz Büyük Şef’i aradım. Şarabı fazla kaçırmamasını, çok ufak bir işim olduğunu halleder halletmez geleceğimi söyledim. Şirketten birini çağırdım. Arabayı ona verecektim, çünkü park edebilecek hareket serbestliğim bile yoktu. Geldi Halis Abim, sağolsun aldı arabayı. Ben de yürüyerek sahilyolundan taksiye binebielceğim trafiğin açıldığı bi noktaya gittim. Atladım. Sonrasında kapısındaydım. Yine de saat sekizi geçmişti. Ne de güzel tarif etti yolu. Hanımlar ekseriyetle bunu beceremezler. Cuk.

Vatikan sağolsun yapacağını yapmıştı. Yoluma taşı koymuştu, çünkü kahretsin ki Büyük Şef çok hafif de olsa sarhoştu. Beraber içip sarhoş olsak tamam da, böyle hiç olmamıştı.

Gayet çakırkeyif haliyle, beni buyur etti. İçeri geçtim, içtiği şaraptan bir kadeh de bana koydu. Birkaç yudum aldım. Evi çok güzeldi. Halısız, büyük ama modern eşyalı evler vardır ya onlardan. Eşyalara kırmızı tonları hakim. Belli ki beni biraz şuursuzca çağırmıştı. Biraz sohbet ettik. Sonra koskocaman kolyğuna uzandı. Gerçekten koskocaman bir koltuktu. Ben de ceketimi çıkardım. Şarap kadehimle beraber koltuğun tam çaprazına onu da yüzünü görecek şekilde oturdum. Biraz uzakça...

Belki o yanına gitmemi bekliyordu, ama ben gitmemiştim. Biraz cesaretsizlik diyebilirsiniz. Biraz sarhoşluğundan korktum aslında. Hıyar fırsatçı adam rolünü kendime hiç yakıştıramadığım içindi aslında.

Beni zaten yanına da davet etmemişti, ama yine de hem rahat olmam hem de ona hamle etmemem şaşırtmıştı onu. Beklemiyordu. Onu tanıdığım ilk günden itibaren ilk kez, ama ilk kez o şaşkındı, ben güvenli.

Hemen aksini düşünüyorum. Koltuğa girmiş olsam...

O koltuğa girsem, derhal fırsatçı olmaya çalışan birisine dönüşecektim. Öyle birisine dönüşmüş olma, hatta dışarıdan böyle birisi gibi görünüyor olma olasılığı dahi benim beynimi kemirirdi, kendimi bilmesem... Girdikten sonra, eğer o bana hamle etmese, ya da çok çok daha kötüsü benim hamlemden kaçsa filan, bu benim özgüvenimi tarumar edebilirdi. Koltuğa uzanırkenki “sadece uyumak istiyorum.” gibi cümleleri, aslında, “yapmak istiyorum da, istemiyorum da, ama sonradan pişman olmak istemiyorum” gibi rahatsız edici bir elektrik yaratıyordu üzerimde. Onun yanına yatsam, doğallıktan çıkmış bir takım zorlama hamleleri yapayım mı yapmayayım mı diye düşüne düşüne ezik bir hale gelecektim. Yattığım an bombayı kucağıma almış olacaktım. Her hareketim onun tarafından tartılacaktı.

Resmi şuradan aldım.

Oysa ben yatmadım,
Bu yüzden artık bomba onun elindeyki. Başta uykusu varken, uykusu açılmıştı. Niye bu yanıma gelmedi ki diye düşünmeye başlamıştı. Güveni azalmıştı, acaba bir şeyden irite mi oldu onun için mi gelmedi diye düşünüyor. Yüzüne saçma gülümseme geliyordu. Beni davet etmek ya da yanına gitmemi istediğini hissettirmek istemiyor, bunu benim yapmamı istiyordu. Ben yapmadıkça, rahatlıyordum. Yanlış anlamayın. Kesinlikle aman yanına yatmadım da ne kadar erdemliyim filan demek istemiyorum. Çok ilginçtir ama, yatmamak beni daha güçlü pozisyona sokmuştu. İyice kıllanmaya başlamıştı. Biraz daha şarabından aldı. Kendisinin yaşlı olduğunu düşünüp düşünmediğimi sordu.

Eyvah! Fazla mı abartmıştım. Dönülmez bir yola da asla girmek istemezdim. Kesinlikle öyle olmadığını, son yıllarda kendisi kadar güzel bir kadın kesinlikle ve kesinlikle görmediğimi söyledim. Artık gitmem gerektiğini, güzelliğiyle gecemi güzelleştirdiğini söyleyerek izin istedim. Kapıda beni uğurlarken de küçücük öptüm.

Ertesi sabah “Bir daha o kadar içmemeliyim di mi :).” tadında gelen mesaja. “Yoo, çok sevimliydin. Beraber içm” (Burada güzel değil de sevimli kelimesi özellikle seçilmiş bir kelimedir, kendini genç hissetmesini sağlar.) Daha sonra birkaç kez daha görüştük.

Merak edenler için: Vuslat, biraz rötarlı, ama çok daha daha şa şaalıydı.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Gözler, Yasemin ve Büyük Şef...

Göz. Görmeye yarayan organımız.

Sözlük anlamına bakarsanız şunun gibi bir şey yazar.
Cisimlerden yansıyan ışığı geçirmeye ve kırmaya elverişli yapıda, bu sayede görmeyi sağlayan küre şeklindeki organ. Bu elbette ki gözün unisex tanımı. Ben unisex kelimesini hiç sevmem. Unisex, ne kadınsı ne erkeksi, tatsız tutsuz bir kelimedir. Mesela, hayatında hiç güzel bir “unisex” kıyafet göreniniz var mı? Erkek giyse feminen olur, kadın giyse maskülen. Ben sevmem, ne bileyim. Seven varsa mutluluklar. Ne diyodum ya, hah göz.

Bu gözler, seni özler.

Bana gözü tanımla deseniz asla unisex bir tanım yapmazdım. Erkek gözünü ve kadın gözünü kesinlikle ayrı ayrı tanımlardım. İkisi farklı şeyler.

İzninizle erkek önce gözünü tanımlayayım. Ne demişler? Beydies first.

Erkek gözü: Kadınlardan yansıyan güzelim ışıkları hiç vakit kaybetmeden odaklayıp, derhal beyne malzeme hazırlamak üzere şekle şemale sokup, “Hadi koçum gerisi sana emanet. Hisset o kıvrımları. Şimdi nereye odaklanayım? Göğüslere mi? Çabuk söyle, sal hadi nöronları! Hadi bebeğim hadi hadi!” gibi bir mesajla beraber beyne ileten, görmeyi sağlayan küre şeklindeki organ.
Bakın şimdi söyleyeceklerim önemli, biraz ilim irfan, bilmeyenler not alsın lütfen, erkek gözü toplam üç tabakadan oluşur.

1- Sert Tabaka (En dış tabaka, gözü korur, kollar. Latince adı Sklera. İsme bak, koçum benim.), 2- Damar tabaka (Karanlık oda etkisiyle görüntünün retinada oluşmasını sağlayan tabaka.) ,
3- Ağ tabaka ( Nam-ı diğer Retina, ışığı alır, görüntüyü derler toplar, beyin görme merkezine aktarır.)



Kadın gözü: Erkeklerden bir türlü yansımayan, yansıyamayan ışıkları, iyi niyetiyle bir şeylere benzetmeye çalışan, bu uğurda kimi zaman yaşlar döken, yansımaları evirip çevirip, binbir türlü ışık oyunuyla, eninde sonunda beyne bir görüntü olarak iletmeyi başaran, insanın aklına ceylan bakışlarını getiren güzelim organ.

Dikkat! Üç değil, dört bölümden oluşur.
1- Sert Tabaka
2- Damar Tabaka
3- Baskül tabaka (new)
4- Ağ tabaka.

Baskül tabaka da ne? Nereden çıktı?

Tehlikeli İlişkiler’in Bilim köşesine hoşgeldiniz.
Siz, sevgili bilim meraklıları, siz, her akşam bir belgesel izlemeden uyuyamayanlar. Bu kısma dikkat edin. Çünkü bu bilgiler hiçbir belgesel kanalında yok, National, Discovery, Da vinci Learning, Venus TV, intimacy, playboytv... Hiçbirinde.

Baskül tabaka (Latince adı Pondus)
Baskül tabaka, görüntüyü ağ tabakaya iletmeden önce şöööyle bi tartan tabakaya verilen addır. Çünkü kadın gözü, bu işin ışığı evirip çevirmekle olamayacağını anladığı için başka özellikleri de anlamak, taramak üzere evrilmiştir. Özgüven, bakımlılık, sosyal statü, vs. vs. Bunların hepsini basküle koyar.

Özetle, bir kadın görüntüsü bizim gözümüzden derhal beyne iletilirken, bir erkek, kadının gözünde önce bir kantara çıkar, kaç okka çektiği tespit edilir. Sonrasında beyne gider. Beyne ham görüntü gitmez. O görüntü başka datalar da taşır.

Tüm bu kadın/erkek gözü saptamalarını yapabilmek için ise güzel bir kadeh öküzgözüne ihtiyaç olması da ayrı postun konusu aslında :).

Ya yine, bir şey anlatacağım diye bi’ araba laf ettim yine.

Neyse,

Dört ya da beş yıl önceydi, 2005 ya da 2006. Daha önceden bu blogda hiç bahsetmediğim bir arkadaşım, Yasemin, onun işyerinde bir kutlama vardı. Bir sohbetimiz sırasında kutlamada yalnız olmak istemediğinden bahsetmiş, “İnek T.İ, bulamadın benim gibi bir afet-i devrana bir yakışıklı sevgili.” demişti. Yasemin pek benim tipim değil. Nasıl anlatsam, hani biraz erkeksi kızlar vardır ya, onlardan. Fizik olarak değil. Karakter olarak. Böyle aşırı dobra, tırnak içinde delikanlı, kadınlarla pek anlaşamayan kadınlar vardır ya, biraz onlardan. Yine de aklınızda kalmasın, 6,5 diyebilirim. O güne kadar benden kendisine bir sevgili bulmam gibi bir beklentisi olduğunu açıkçası bilmiyordum. Kendisine sevgili bulmak konusunda çok jet bir çözüm üretemeyeceğimden ve öte yandan bir hanımefendiyi bu şekil bir istekten sonra yalnız bırakmamak adına hemen, kendisine memnuniyetle kavalyelik edebileceğimi söyledim. Hem bana da değişiklik olurdu. Lafonten lafonten. Bıkmıştım, i.nden. Böylelikle yepyeni bir sahaya da yelken açabilirdim.

Akşam Yasemin’i kaçta almam gerektiğini sordum. Saat ve yer bilgilerimi alıp eve döndüm. Giyindim kuşandım. Yanıma birkaç çeşit kravat alıp, arabaya atladım.
Tam vaktinde Yasemin’e bir telefon ve iki korna. “Ben kapıdayım, dat dat!”. Hiç bekletmedi. Sadece 23 dakika. KGG’sini konuşturup, 6,5’tan 6,8’e koşmuş halde arabaya bindi. Çok güzel göründüğünü, ancak o güzel saçlarının bozulmasını istemiyorsa, arabaya biner binmez parfüm kokum dağılsın diye açtığı camları kapatmasını, zira geciktiği için ancak biraz sürat yaparsam yetişebileceğimizi söyledim. “Saat sıkıntımız yok. Zaten ilk biz gitmeyelim kek gibi.” dedi.
“Lan söyleyeydin ya ben de geç çıkardım.”
demedim tabii ki.
Çünkü yalnız bir kadın güzelleşmek için çok çok uğraşmışsa, anlayın ki gergindir. Çok büyük bir ihtimalle birine kur yapmak istiyordur. Onun gergin olduğunu çaktığım anda, bende jeton düştü. Ben, zokanın ucundaki yemdim. Yasemin, birini kıskandıracaktı ve bunun için beni kullanacaktı. “Aferin kızım.” dedim içimden. “Doğru tercih.” Derken boynumda kravat olmadığını fark etti. “Şıklığına şıksın ama, sana bir kravat bulmalıyız. Önemli bir gece bu.” dedi. “Sen seç istedim, sonuçta bu gece senin gecen.” diyerek arka koltuktaki beş altı kravatı işaret ettim. Arkasını döndü ve gözlerinde “Koçum T.İ, Doğru tercihsin, bu iş için biçilmiş kaftansın!” dediğini gördüm. Hemen uzanıp aldı. Hepsini tek tek parmaklarıyla da test ettikten sonra, “Bu.” dedi. “Hayhay” dedim.

Vardık. Yasemin koluma girdi ve biz mekana girdik. Çok hoş bir yerdi, boğaz ayaklarının altında. Bir iş yemeği ortamının kasıcı havası yok. Çünkü masa masa, hiyerarşiye göre düzenlenmiş bir durum yok. Yemek ve kokteyl arası bir şey. Karnını doyurmak isteyene yemek var, sohbet etmek isteyene alan var. Güzel.

Yasemin, gitmeden önce bana gerekli bilgilendirmeyi yapmadı aslında. Demedi ki bana, ben seni şu heriflerden birini etkilemek için çağırdım. Ah şu kadın gururu. Halbuki anlatsan bana, sen de daha rahat edicen. Benim açımdan zaten bir problem yok da, hani senin için.
Neyse,
Ben herifi hemen teşhis ettim zaten. Nasıl mı anladım? Beni Yasemin’in yanında görünce, hemen kulaklarının üst bölümü kızardı, ve suratına gereksiz salak bir gülümseme düştü. Hep kadınlardan bahsediyorum ama, biz erkeklerin de çok bariz tepkilerimiz yok değil. Neyse,
Ben hemen rolümü sahiplendim. “Yasemin’e sürekli yazan, ama bir türlü yüz bulamayan adam”ı oynayacaktım. Rolüm kapsamında, ben insanların önünde, Yasemin’e övgüler düzüyor, ortalar kesiyordum. Yasemin ise bana öyle pek de pas vermeyen ama arada da canım manım diyen güçlü kadını çok güzel oynuyordu. Bir iki methiye daha düzüyordum ki, baktım ki biraz daha ileri gidersem herif beni düzecek, yavaşladım. Zaten etrafta pek de çekici ve yazacak kadın yoktu. Ya yaşlı çiftler, ya da mesleğimde yükseleceğim diye göbeğine kaçak kat çıkan kadınlar. Bu yüzden, hafiften silik bir karakteri oynamaktan hiç gocunmuyordum. Rahattım.

O sırada o geldi: Büyük Şef. Güzel bir kadındı. Yaseminlerin departman şefiymiş. Tahminim 36 yaşında filan. Güzellik: 7,3, Hissedilen güzellik: 7,6. Tabii ki Business Kasa. Siyah dar, dizüstü bir elbise, sol omuz kısmı biraz hareketli, o hareket şık bir dekolteyle taçlanıyor. Tüylü müylü ama aşırı zarif bir omuz örtücüsü (tam olarak şal diyemeyeceğim.) Business kasanın vazgeçilmezi zarif siyah topuklular. Arkaya doğru gerilmiş saçlar. Büyük Şef, topuklu ayakkabıyla yürümeyi süper beceren kadınlardan (Bence topuklu ayakkabı giyen kadınların sadece %10’u bunu becerebiliyor.) İyi haber. Parmakta yüzük yok. Küpeler şahane! Oof of.



Bizim gruba geldi. Bu sırada herif bizim Yasemin’i iyice markaja almıştı. Bu benim için iyi oldu diyebilirim. "Boşa çıkman lazım oğlum T.I. Büyük Şef’e bak" diye geçiriyordum içimden. Ancak Büyük Şef çok zorlu bir hedef. Bir kere çalışanlarının önünde, kendinden neredeyse 10 yaş küçük birisiyim. Yaklaşmam imkansız gibi. Biz, ayaklı bir masanın çevresindeydik, geldi ve bizimle sohbete başladı. Çalışanlarının önünde olduğundan mıdır bilmem. Kendine aşırı güvenli bir hali vardı. Çok özgüvenli, çok ölçülü, çok kontrollü, ve fucking sexy!

Tanıştık ettik. Derken Yasemin, hayatının arapasını attı. Böyle güzel arapasını değme erkek atamaz. Dedim delikanlı kız diye. “T.I. Büyük Şef de 3 ay öncesine kadar sizin sektörde çalışıyormuş.” dedi ve o herifle beraber mekanın açık alanına doğru gitti. (Tabii Yasemin, ona büyük şef demiyor, X Hanım diyordu. ) İş, konuşmak için çok güzel bir konu olmasa da, başlangıç başlangıçtır. Bizim firma o aralar çok yeni, tutunmaya çalışıyor, oldukça küçük. O baya büyük bir firmada çalışmış. Ancak bizim firmayı da biliyor filan. Belki sizden almak isteyeceğim Bussiness Contact’lar olur diye telefonunu istedim. Hıyarlık parayla mı? Telefon mu?
Kadın da ince, parlak, küçük ve zarf formundaki güzel çantasından kartını çıkartıp verdi. "Buyrun." dedi.
"Hıyar Tiay" dedim içimden, mevzu işse, cep telefonu değil kart istenir. Cep telefonu istemek tabii ki çok büyük bir problem değil, ancak o anda yanlış strateji. Yapacak bir şey yok. Derhal gereksiz salak erkek gülümsemesi halimi takındım (artık hiç yapmıyorum, inanın). O da benim salak erkek gülümsemesi halimi takındığımı saptadı. 20-25 dakikalık bir sohbetin ardından teşekkür ederek yanımdan ayrıldı. Accayip renk vermiştim. Belki yanımda 20-25 dakika durmasının sebebi o kadar bariz şekilde renk vererek biraz gururunu okşamamdı. Bilemiyorum. Ancak kesinlikle çok acemiceydi. Öte yandan, o balkonumsu yerde, Yasemin’le herif, mercimeği iyiden iyiye fırına veriyorlardı. Onlara eserime bakar gibi şöyle bir baktım. Biraz şişindim, göğüslerime hava doldurdum. Biraz daha sağa döndüm, Büyük Şef! "Pofff" dedim, göğüslerimdeki havayı boşaltarak.

Biliyordum,
O akşam büyük şefin gözlerinin üçüncü tabakasında, yani baskül tabakasında (Pondus) geçirdiğim o 20-25 dakika sonunda, sanırım “tüysiklet” diye etiketlenerek dosyalanmıştım. O basküle bir daha çıkmamsa tam iki koca ayımı alacaktı.

Bir sonraki postta da söz o günü anlatacağım...
Yani,
To be contintin.

Sevgiler
T.I

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bloglar kadınlara benzer! Yıldönümleri.

Bazen blogları kadınlara benzetmeden edemiyorum. Çünkü ikisine de sürekli yazmak gerekiyor. Ancak hakkını vermeliyim ki, blog daha vefalı, ne yazarsam yazayım, ya da ne kadar yazmazsam yazmayayım, alınma gücenme yapmıyor. Bu arada, kaç zamandır yazmıyorum, bir sürü kişi, nerelerdesin diye soruyor hala. Aylardır bu kuş uçmaz, kervan geçmez blog'a hala uğrayan herkese çok teşekkür ediyorum.

Kaleme almam gereken konu şu sanırım:
Blog'a verilen ara. Valla pek bir açıklamam yok aslında. Ancak ille de bir "savunma" isteniyorsa...

Bence blog'a verdiğim arayı normal karşılamak gerekiyor. Sonuçta, Tehlikeli İlişkiler'i takip edenler nasıl birisi olduğumu az çok biliyorlar. Herhangi bir şeye uzun süre bağlı kalınca karıncalanmak gibi bir huyum var. Tehlikeli İlişkiler'le de münasebetim bir yılı geçmişti. Dikkat! 1 yıl. Bir ilişki ve bir yıl dedin mi, ben buna tehlikeli ilişkiler değil, Tehlike Çanları derim. 1 yıl demek, bir kere kafadan, "yıldönümü" filan demektir. Yıldönümlerini genel olarak sevmem. Aklıma hep "eskimek" fikrini getirirler.

Yıldönümü

Kadınlar şu konuda genellikle büyük bir yanılgı içindedirler. Onlar, erkeklerin, yıldönümlerinin seremoniyal kısmından çok rahatsız olduklarını düşünürler. Özellikle şu ikisinden:

1- Hediye almak,
2- O güne özel bir program yapmak

Aksi durumlarda, yani bu işin bu iki sacayağından bir tanesi sekteye uğradığı zaman:

"Benimki sağolsun kalastır öyle konularda, hiç düşünmez, hatta unutur." demeye bayılırlar.

Hatta bazıları bunu söylediklerinde sevgililerinin/eşlerinin "daha bir erkek" olduğunu filan hissederler. Yemezler. Kolayına kaçmayın. Herkes bilir ki erkeklerin genelde bunlarla hiçbir problemi yok. Eğer ki sadece ve sadece mutlu sonla bitecek bir şey için hazırlık yapmaktan bahsediyorsak, erkekler feriştahını yapar. Bunda erkeği rahatsız edecek hiçbir şey yok. Ancak ya altında başka anlamlar varsa...

1- Hediye konusu:

Kadınlara hediye almak konusunda şerbetliyiz biz. Daha konuşmayı bilmiyorken, daha ellerimiz bir şey tutma melekesi dahi kazanmamış kadar bebekken, babalarımız boynumuza "Anneler Günün Kutlu olsun Annecik" diye bir not asıp, büyük bir hediye paketinin üzerine oturtuyor adeta bizi. Biraz aklımız ermeye başlayınca, "lan keşke şu sevgililer gününde benim de hediye verebilecek bir sevgilim olsa" diyoruz. Öylesine terbiye edilmişiz biz, özetle biz erkekler birer Hediye Machine'iz. Düşünün ya, böyle bir şey olabilir mi? Keşke bir sevgilim olsa da "davşanlar gibi sevişsem" dememişiz de, bunun acısını bile "bi hediye bile alamadım, çok yalnızım" üzerinden yaşamışız. Böylesine safız. Düşünün, biz o kadar masumuz ki, kadınlar bazılarımızı "aydönümü" diye bir şey olduğuna bile inandırmışlar. Ya ben aydönümünü kutlayan çift görmesem, bunları yazmazdım. Gördüm, aydönümü kutluyolardı, yeminle.

Ulan aydönümü diye bir şey varsa, götdönümü diye bir şey de var. Hadi bakalım, bunu da erkekler uydurdu.

Tanımı şu: G.tdönümü, o ilişkide ilk kez canın istemeyip de sevgiline arkanı döndüğün günü işaret eder. Bana inanın, aydönümünden çok daha önemli bir gün bu. Düşünsene, ilk kez canının istemediği gün. Bana göre her sene muhakkak anılması, hatırlanması gerekir. Her g.tdönümü seneyi devriyesinde sevgiliye hediye olarak pastırma, sucuk, sarımsaklı mantı vs alınır. O günün akşamı hepsi afiyetle yenir. Akşam da çiftler birbirlerine arkalarını dönerek, gönül rahatlığıyla yatarlar. İşte g.tdönümü.

G.ödonümü

2- Program konusu:

Ya bak ne anlatıyodum laf yine nerelere geldi. Hediye alımından bahsediyordum. Hediye konusunu geçtik. Beni ikna edemezsiniz. Öteki neydi? Hah, özel bir program yapmak. Bir erkek düşünün ki, gerçekten güzel bir yemeğe hayır desin. Var mı böyle bir ademoğlu, yok! O erkek ki bunun için elinden gelen en güzel programı yapmasın. Üstelik yemekten sonrası da oldukça vaatkar olsun. Gülerim. Hanımlar, dünya üzerinde böyle bir erkek yok. Tartışmam Umarım sizi, yıldönümlerinin asıl probleminin hediye, özel yemek vs olmadığına ikna edebilmişimdir.

İlişkilerde, yıldönümlerini kutlu ve mutlu bir gün olmaktan çıkaran taraf kadınlardır. Üstelik bu günü zorlaştıran onların güzel bir yemek, güzel bir hediye beklentisi kesinlikle değildir. Elbette ki tüm hanımlar, beraber oldukları insanla önemli bir gün yaşamaya, hediyelerin en güzeline, mekanların en şıkına, en ince şekilde düşünülmeye zaten layıklardır. Bunun nesinin lagalugasını yapayım. Bu günleri geren şey, muhasebedir. İlişki muhasebesi. Ya ben zaten muhasebe lafına zaten yeterince gıcık oluyorum o p.storoz ortağım yüzünden, muhasebe gibi gıldırgıcık bir kelimeyle ilişki gibi güzel bir kelime yanyana getirdiğin zaman, iş iyice çirkinleşiyor.


Kadınlar, yıldönümlerinde işte bunu yaparlar. İlişki muhasebesi, yani, gereksiz ciddiyet! Gereksiz ciddiyet, yorar. Yapmayın. İlişki muhasebesi, bir ilişkinin her evresinde gericidir, yorucudur, kasıcıdır. Bu evreleri kronolojik olarak yazıyorum:

İlişkinin bebeklik evresi,
ilişkinin başlangıç evresi,
ilişkinin olgunluk evresi,
ilişkinin ileri evresi,
ilişkinin daha ileri evresi,
ilişkinin duraklama evresi,
ilişkinin düşüş evresi,
ilişkinin lale devri evresi,
ilişkinin tükenmişlik evresi,
ilişkinin bitmişlik evresi,
ilişkinin evlilik evresi.

İlişki muhasebesi, bu ilişki nasıl başladıdan girer, bu ilişki nereye gidiyordan çıkar. Yetmez. Adamın kıçından bi daha girer, ama ordan çıkmaz. Lüzumlu haller dışında İlişki muhasebesinin önündeki camı kırıp düğmeye basmayın. Lüzumsuz kullanları mutlaka cezalandırın.

Neyse, neler neler yazacaktım. Yine konuyu saptırdım.

Mevzuya dönüyorum:

Oluşturduğum altlık sizi ne kadar tatmin etti bilmem, ama Tehlikeli İlişkilerle de iş bir yılı geçince ben de doğal olarak ben de yine karıncalandım. Öyle bir terbiye edilmişim ki, "yıldönümü geldi, topla g.tu oğlum T.İ. diye". Tehlikeli İlişkiler de beni sıkboğaz edecek gibi hissettim. Ve evet, sağlıklı bir erkek tepkisi verdim. Yani, hayatıma başka bloglar girdi. Belki onlar Tehlikeli İlişkiler kadar güzel değillerdi. Ayrıca onlarda o kadar emeğim de yoktu, keza onların da bende. Ancak mevzu zaten bunlar değildi. Başka bloglarda, farklı konularla ilgilenme fikri daha güzel geliyordu. Üstelik de kısa kısa. O bloglardan da çabuk soğuyordum. Kısacıklardı, mikro bloglardı onlar. Bir nevi quickie! Tek cümleden oluşuyorlardı. İsimleri twit'ti.

Tövbe ettim, twit yok. Bence şimdi yine Tehlikeli İlişkiler zamanı, kod adını bile bilmediğiniz çok kadın, onlarla ilgili anlatacak çok şey var.

Bu post'u lütfen bir geri dönüş mektubu olarak kabul ediniz.

Sevgilerimle
T.I

10 Temmuz 2010 Cumartesi

So tell the girls that I'm back in town - Mia.

Hiçbir zaman tuhaf birisi olmak istemedim. Ancak bu tabii ki tuhaf isteklerim olmayacak anlamına gelmiyor. Şu sıralar kafamdaki şeyleri bir döksem, kesin tımarhanelik bu herif dersiniz. Sonumuz hayrolsun. Murphy kanunlarının çok basit bir çalışma prensibi vardır, şunu der Murphy kanunları: Olm yakalamiym, çok p.s skerim!

Resmen öyle bi’ durum var. Billie Jean’den ayrıldım. Arjantin Almanya’dan dört yedi. Üzgünüm. Diego Armando Maradona’nın gözleri yaşlı. Kaybedince hüngür hüngür ağladı adam. Biraz da bana üzüldü tabii, beni taktı kafasına. Üstüste verdik acıyı verdik acıyı çocuğa diyo. Zaten ayrıldı, bi’ de biz vurduk. Armando! Kaybetsen de canımsın. Boşuna sevmedik biz tangocuları! Bu ince davranışa verilebilecek tek bir cevabım var.

“Arjantin aglama bana
Ben seni hiç birakmadim
Kavak yelleri estiginde hep yanindaydim
Yanında kaldım”



2014 bizim yılımız olacak Armando! Topla kendini, hiçbir yere gitmek yok!


Gelelim mevzuya. Yani “So tell the girls that I’m back in town” mevzusuna. Şimdi ben “officially available” oldum ya, biraz ondan kaynaklı bu şarkının gündeme gelişi. Akşam dışarıda arkadaşlarla buluşmuştum. Ortamları kokluyorum, bol bol notlar alıyorum filan. Didit didit mesaj.

From: Lafonten,
Diyor ki: “So tell the girls that I’m back in town ha? Yürü be kanka”.

"Ulan Dallamyus, işin gücün yok mu benle uğraşıyosun" dedim içimden.

Şöyle de bi cevap yazdım“So tell the denyos, that I’ve never left the town” .

Bana bir erkek nerede kaybeder diye soracak olursanız. İşte tam burada kaybeder derim. “Gereksiz karizma yaratma” çabasında. Kadınların gözünde erkeği en bitirici hareketler, çakma karizma çabalarıdır. Hemen anlar kadınlar. Hemmen. Misal bir erkek sevgilisinden ayrıldığında, bu şarkıyı dinleyerek moral buluyorsa, o adam bitmiştir bütün kadın camiasında. Ancak kendisinin haberi yoktur. “So tell the girls that I am back in town” (Türkçesi: Kızlara söyleyin, şehre geri döndüm!). Var böyle tipler. Çok var.

Yok yaa. Geri dönmüş. Kızlara haber verelimmiş. Oldu abi, bi de sana verelim olmadı, canın sıkkındır şimdi senin. Erkekler kendilerini komik duruma düşürmeyi bir iş zannediyorlar bazen. Şehre dönmüş! Hasbam. Ya arkadaş neymişsin sen ya? Karıkız da seni bekliyo' di mi? Önceden haber salalımmış. Madem böyle süpersonik tuttuğunu şaapan bi arkadaşımızsın niçin biz haber salıyoruz. Biz sana yanaşalım da sen yaşat bizi. Ne o öyle mahallenin bohçacısına git yandaki konağa bi bak bakalım gelinlik kız var mıymış gibi bir çaba, anlamadım ki. Eskidenmiş o işler. Tellioğulları haber salsın da Daver Bey’in kızını ona rezerv etsinler. Oldu canım, yeşil vadiyi de verelim mi?

Böyle hırbo hırbo şarkılarla, yok efendim mahalleye haber salın, bizim oğlan şehre dönmüş gibi safsatalarla uğraşmak yerine, şehri hiç terk etmemek lazım. Şehirden kastım, daha çok antenler aslında. Antenler hep açık olacak, o kadar. Terk etmeyeceksin şehri. Olur da şartlar ille de ama ille de şehri terk etmeyi gerektiriyorsa... Neydi lan o balık, hani kuma gömülen. Onun gibi olmak lazım. Üzerinde ne olup bittiğini bileceksin. Sağından ne geçti, solundan ne geçti, üstünde neler oluyor. Hepsinden haberin olacak. Seni bilenler görebilecek, gerisi görmeyecek.

Kod adı Mia. Bu kod adının sebebi Woody Allen’ın Mia’sı mı? Biraz evet. Bence, zamanının en güzel kadınlarından. Zamanının güzelliği denince budur. İnanmıyorsanız aha da bakın:

Güzellik

Daha da güzellik
Benim gibi bakmaya doyamayanlar için 2 resim daha seçtim: 1, 2

Benim Mia’nın genel havası ve duruşu ona çok benziyor. Sanki 70’lerden fırlamış gibi. Saçları da kısa. Çok uzun zamandır saçları kısa bir kadından etkilenmemiştim. Kısa saç bana göre çok iddialı gözler ister. Saçlarını kısacık kestiricek kadınlara uyarı: Gözler kocaman değilse, hiç girişmeyin. Saçlar zaten kısa, e bi de gözler de çipil olunca japon çüküne dönüyor surat. Benden söylemesi.

Neyse,
Mia’ya döneyim ben. 1,70 boy, ince, hatta azıcık kemikli kasa. Sigara da içiyor. Uzun zamandır sigara içen bir kadından da etkilenmemiştim. Tek kelimeyle anlat derseniz duru birisi derim. Bembeyaz.. Genelde çiçek kokusu bazlı parfümler kullanıyor. Bu zamandan birisi gibi değil. Sanki 70’lerde dondurmuşlar, az evvel de uyandırmışlar filan gibi. Çok hoşuma gidiyor o havası. Sigarayı bile o kafayla içiyor. Eskiden bilinmezmiş ya ne boktan bir şey olduğu, sonradan sonradan çıkmış hep. “O kadar da zararlı değil ki” diyor içerken. Saf bir yanı var. Yahu o kadar da zararlı değili mi kalmış. İçtiğin paketin üstünde çükü düşmüş, ciğeri paramparça olmuş adam resmi var. Daha ne olacak ki. Yine de o saflığının genel havası hoşuna gidiyor insanın. Mia’dan hiç haberim yoktu, tamamen tesadüfler üzerine oldu her şey desem. İnanmayacaksınız. Değil zaten. İnce bir çalışmanın ürünü. Lafonten’in bir arkadaşının arkadaşı Mia. Lafonten’in kedi olalı tuttuğu ilk fare diyebilirim. Kafamın bozuk olduğunu bildiği bir akşam. Gel lan erkek erkeğe muhabbete dediğinde bir yere gitmiştik. Mia o sırada tesadüf eseri Lafonten’i aradı. Uzun zamandan beri hep söylüyordu zaten Lafo, çok süper bir kızla arkadaş oldum seni bi türk. Yakın bir yerlerde çıktık. Gelsene melsene dedi. Mia da bir arkadaşıyla geldi. Üzerinde havanın soğukluğuna rağmen sarı beyaz askılı bir elbise vardı. Şimdi hemen kızla orada buluşmam için Lafonten’in kurduğu bir tezgah diye düşünebilirsiniz. Alakası yok. Tanıştık sohbet ettik. Birazcık da içtik.

Bazı kadınlar kadınlar vardır. Hiç kur yapmazlar. Ya da şöyle diyim, kur yaptıkları hiç anlaşılmaz. (İkinci seçenek daha doğru gibi görünüyor tabii.). Mesela, Mia’da bir bakış yakalıyorum. 10 numara! Aha diyorum, tamamdır bu iş. Sonra iki dakka sonra bir bakıyorum yanındaki kız arkadaşına da aynı şekilde bakıyor. Başta da dediğim gibi azıcık saf bir hava. O yüzden öyle hissetiriyor. Yoksa her kadın birbirinden şeytandır bu konuda, tabii ki biliyorum. Normalde uzatmayı sevmem. Ancak o gece Mia’nın kontakt bilgilerini almadım. Ertesi gün Lafonten yine bir organizasyon planladı. Az kişi. Lüferkız’dan ayrıldıktan sonra aslında kendi de Sapinto aslında garibimin ama, benim için çalışıyor. Koç koç! İkinci buluşmada, Lafonten için de güzel gelişmeler oldu. Çünkü Mia, Melly’le beraber geldi. (Adı Melda olunca, Kod adı da Melly oluyor, yapacak bir şey yok. ) Mia da Melly en az 7,4. Melly biraz bussinnes kasa. Keskin hatlı bir kız. Burnu ve çenesi sivri. Bussiness kasaya hep yakıştırmışımdır sivri hatları. Neyse hal öyleolunca güzel bire double date’e dönüştü olay. Hanımlar bir ara masadan kalktıklarında

Lafonten’e dedim ki,
- Olm süperiz lan. Sessiz ve derinden gidiyoruz. Neydi lan o balık, onun gibi. Ah bi’ de şu maymunluk dozajını biraz azaltsan karıya aşirin gözükücem diye süper olacak. Benim de dengemi bozuyosun.
- Maymunluk diil olm o, masanın gazını alma. Anlamadığın işlere karışma.
- Peki Lafo.
- Aha geliyolar.

Mia’nın üzerinde çok güzel bir elbise vardı. Günlük ama çok şık. Melly daha bir resmiydi. O da güzeldi. Mia belli ki çok düşünmüş gelmeden önce ne giyeceğini. Eminim en az bir iki saati var aynanın karşısında. Bu her detaydan hissediliyor. Kıyafetini seçerken ve evden çıkmadan önce bütün tikler atılmış.İlk buluşmaya giderken fazla süslü olmasın,
  • Çok açık olup fazla davetkar olmasın
  • Azıcık da olsa iddialı bir durumu olsun, alelade de olmasın
  • Öyle aşırı hanım hanımcık da olmanın alemi yok
  • Kara kara iç baymayayım, azıcık şöyle renkli olsun
  • Aksesuarlarım şıngır şıngır olmasın, ama özendiğimi de belli etsin

Bir kadının gardrobunda bu tiklerin hepsini atabileceği kıyafeti ve kombinasyonu yaratması su içinde iki saattir. Bravo Mia’ya.

Hanımlar masaya döndükten sonra ilginç bir tatil planı çıktı ortaya. Acaba olur mu olmaz mı derken giderek daha mantıklı olmaya başladı bu plan. Çok mutluluk verici bir gelişme. Önümüzdeki hafta tatildeyiz. Tatil için şöyle bir konsept yarattık. İnternet, bilgisayar, iş, güç hiçbir şey olmayacak. Tamamen deniz, güneş, eğlence, ... .
Önümüzdeki hafta dünyayla iletişimimi keseceğim (Hiç bana uygun değil biliyorum, ama kuralları öyle koyduk.). Yukarıda şey demiştim.

“Kod adı Mia. Bu kod adının sebebi Woody Allen’ın Mia’sı mı? Biraz evet.”

Tamamen evet değil, biraz evet. Çünkü Mia aynı zamanda Missing in action da demektir. Eğer bir asker görevi sırasında piyasadan kaybolmuşsa, kendisinden haber alınamıyorsa hiçbir şekilde ortalıkta görünmüyorsa onun için missing in action tabiri kullanılır. Bu tatil de Lafonten’le ben için biraz mia olacak. Melly ve Mia için de tabii ki.
Lafonten’e dedim ki, “Ulan büyük adamsın ha! 2 haftada kuyudan çıkardın beni. Kralsın. Çok da süper eğlenicez gibi geliyo bana. O kadar sessizliğin sonu süper olacak. Neydi lan o balığın adı. Vatoz vatoz!

Olm Lafonten! Kuma yattık bekliyoruz, ses yok faça yok! Aaaniden çarpacaz!

2 Temmuz 2010 Cuma

Yüksek Duvardan Şuursuzca Atlamak - Simge & Billie Jean

Çocukken, sokakta size kesin şekilde yasaklı olan bir şeyi yaptığınız çok olmuştur. Örneğin bilmemneredeki yüksek duvardan atlamak. Anneniz sizi o duvarın çevresinde bile görse tüyleri diken diken oluyordur. Özetle oradan atlamak ya-sak-tır, ama o sırada sizin çocukça dünyanızda oradan atlamak da çok önemli bir statüdür. Bu dediğimi erkekler çok daha iyi anlarlar sanırım.

Neyse, duvara dönüyorum. Bu duvar yüksekçe bir duvardı. Hani aşağı bakınca bile insanın içini kıpraştıranlardan. Duvarın efsane hikayeleri çocuklar arasında çoktan üretilmiş. “Bu duvardan 15 sene önce atlayan bi çocuk düşmüş ölmüş. Hatta onun ruhu var burda”, “Yandaki apartmanda Neriman Teyze var ya, onun yeğeni gelmiş üç sene önce, atlamış buradan. Bacağı kırılmış, 6 ay alçıda kalmış.” (Tamamen anneler tarafından üretilmiş bir kontra hikaye. Olur da bi çocuk Neriman Teyze’ye sorarsa. O da.” tabii tabii, 4 yerinden kırıldı bacağı” diyor.) . Çocuklar duvarın adını kendi aralarında çoktan takmışlar. “Ölüm Duvarı”.

Annelerin tamamı da bu saçmasapan takıntıyı bilir. Sizi her sokağa saldığında, “Ama o yan bahçenin duvarından aşağıya atlamak yok tamam mı?” der. Söz alırlar.
Olur da biri atlarsa bunun çocuklar arasında çok büyükbir haber değeri vardır. Şöyle bir olay olabilir mesela.

Mahalleden bir çocuk: Serkan ölüm duvarından atlamış lan dün.
Diğer çocuk: Bizim gözümüzün önünde atladı. Hiçbişi olmadı.
Mahalleden bir kız: Ben görmeden inanmam.
Diğer Çocuk: Yok yok. Atladı atladı.

Sonra Serkan gelir. Hiçbir şeyi yoktur ha p.çin. Ancak ben atladım, siz sakın atlamak gibi bir gaflette bulunmayın gibi, bu iş öyle her babayiğidin harcı değildir gibi konuşur. İyice korkutur sizi. Yaptığı kahramanlığın değerini arttırır. Gece öyle bir ağrıdı ki, ben hayatımda böyle bir acı çekmedim. “Neresi acıdı lan?” sorularına vücudunun saççmasapan bir yerini gösterir. Ya da,

- Gece var ya ordan atlayıp ölen çocuğun ruhunu gördüm olm. - Hadi lan! - İster inan ister inanma! İster inan ister inanma!

Bu ister inan ister inanma da çok kilit cümledir. İlle de tercihini ilan etmeni gerektirir. Mavra olduğunu düşünürsün. Ancak öyle de bir dinlemek istersin ki bu isteğinin önüne hiçbir şey geçemez.

- Tamam lan inanıyorum, anlat. Ne dedi sana? - Hiçbir şey demedi. Göründü sadece. Gece camdan bakınca bembeyaz bir şey duruyordu duvarın orda. Tam ucunda.

Hay .mını s.ktimin duvarı ya, ne duvarmış arkadaş. Herkes çocuğun ağzının içine bakıyo lan. Bütün kızlar da nası dinliyor ya şu g.tüboklu hayalet hikayesini. Ya ne yaptı ki bu herif lan. Duvardan atladı sadece. Güzeller güzeli Simge bile ağzının içine düştü herifin. Atlasam mı lan bende! Çok da yüksek s.çtımın duvarı. Oooof of. Atlanır mı lan ordan. Serkan senin ağzına s.çim.

Artistlik olsun diye demiyorum. Hiçbir zaman, böyle aşırı irrasyonel şeylere inanan bir çocuk olmadım. İyi kötü farkındaydım o zaman o duvardan atlamanın ne kadar hıyarca bir şey olduğunun. Ancak vaziyet fena. Ölüm duvarından atlamadan da erkek olunmuyor. Ya hani sünnette anlaşmıştık? Hani genel tanım şunlardı. “Sünnet olmadan erkek olunmaz.” bu bir. Tamam, kestirelim! “Askere gitmeden erkek olunmaz.”. Bu da iki. (Tamam şimdi çok saçma kriterler olduğnun farkındayım tabii ki. Ancak o dönem şartlarında düşünmek gerek. ) O an için kendime bakıyorum. Sünneti halletmişim o dönem, tık, rahatım. Askere de daha çok var. Rahat olmam lazım. E peki, bu. s.ktimin duvarı nereden çıktı yaaa! Resmen bi daha sünnet olmak gibi bir şey, resünnet.

Çok saçma olduğunu bile bile o duvardan atlamaya karar verdim. Hem de herkesin önünde atlayacaktım. Simge’yi de bir fotofiniş hakemi gibi en hakim yere koyacaktım. Ancak tabii ki, eşeği sağlam kazığa bağlamak lazım. Bende yanlış yok. Önce bi’ kendim denemeliydim.



Herkesin içinde başarısızlık yaşamamak için bir cumartesi sabahı en süpersonik havalı ayakkabılarımı giyip kimsecikler yokken ölüm duvarının oraya gittim. Şöyle bir baktım, lan amma da yüksek dedim içimden. Kendimce çocukça taktikler yaptım. Aşağı inip tam düşeceğim yere biraz çimen filan serpiştirdim, zemini düzledim filan (Aslında korku boku selanik, atlama zamanını geciktiriyorum işte) Çıktım tekrar yukarı, baktım aşağı, çimenle biraz daha sevimli oldu toprağa göre. Ruhen atlamaya daha yakınım. Atlarım atlayamam. Atlarım atlayamam. Derken, bi anda bıraktım kendimi. Tabanlarımın yere değdiği anda vücudumda hissettiğim şeyi size nasıl anlatsam, tam bir ”zınlamaydı”. Zın zın etti bütün bacaklarım, kemiklerim. Beynim kafatasımın içinde zınladı. Sonra da dizlerimi vurdum yere sertçe. Şöyle bi durdum. Bir yerim acıyor muydu? Hayır. Atlamıştım. O adrenalinle ne yapacağımı şaşırdım. Hemen büyük atlayışı planlamaya başladım. Aşağıdan atlayışın görülebileceği en iyi yeri belirledim. Simge buraya geçer, buradan izler dedim içimden. İ.ne Serkan da yukardan baksın da atlayış görsün. Ayrıca o p.zevenk ruh da davetlim. Hani o Serkan’a gece görünen. O da gelsin. Hırbo!

Atlayışın 5-6 dakika sonrası muzaffer bir eda eve dönerken, bacaklarımın önünde bir ıslaklık hissettim. İkisinde de... Bir baktım. Pantolonumun iki dizi de fexi şekilde yırtıktı. Dizimden bacağıma doğru da kaval kemiğim boyunca oluk oluk kan akıyordu. Çorabımın bacağımı saran latiği kıpkırmızı. İnanılmaz kanıyordu. Aha dedim anneme babama ne diyeceğim. İnanın acısında hiç değilim. Nasıl söyleyeceğimdeyim. Oluk oluk kan akıyor. O heyecanı hala hissederim. Korkumdan eve gitmedim. Bizim eczacı bir abla vardı. Eskiden eczaneler daha bir oturaklıydı. Eczacılar doktor gibiydi. Ya da benim gözümde öyleydi ne bileyim. Hiç unutmam. Eczacı Berrak Teyze. El kadar çocuğum. O halimle gittim eczaneye.

Dedim “Berrak Teyze, Y.rrak gibi çakıldım. Kurtar beni.”

Çok candan bir eczacıydı. Çaktı hemen pansumanı. Bütün işimi gördü. Anneme söylemeyeceğine de söz verdi. 5 kuruşumu da almadı. Gerçi anneme ötmüş. Ama tabii ki şimdi düşününce haklı buluyorum onu. Eczaneden tırıs tırıs eve dönerken, bir daha atlamama kararı almıştım bile. Kimseye atladığımı da söyleyemezdim. Hem inanmazlardı hem de ne o öyle, herif atlayıp ruhlarla görüşmüş filan büyük karizma yapmış. Ben bi atlamışım .mı g.tü dağıtmış bir haldeyim.

Eczacı Berrak Teyze dahil kimse bilmedi oradan atladığımı. Simge de bilmedi. Anneme yakalamaç oynarken düştüğümü söyledim, konu kapandı. Annem ilkyardım işimi kendim halletmemi takdir bile etmişti. Salak kahraman.

O günden sonra o atlayışı çok kez düşündüm. Alenen akılsızca bulduğum bir şeyi yapmıştım. Sonradan bu bana hep çok gurur kırıcı geldi. Biraz daha aklım ermeye başladığı zaman bu olayı tekrar tekrar analiz ettim. "Aptallaşma oğlum T.İ" diye defalarca kez telkinde bulundum kendime. Neredeyse hepsinde de başarılı oldum. Ondan sonra duvardan atlamaya yakın gibi saçmalıklar yapmadım mı kadınlar için? Kesin yaptım. Ancak en azından bir kişinin çıkarı olmasını gözettim. Bu örnekteki kadar kimsenin işine yaramaz bir şey yapmadım. Hiç o kadar salaklaşmadım, salakşamam da. Yoksa işin fedakarlığında değilim. Gerçek bir fedakarlık olsa düşünürdüm, bir tek kişinin bile hayrına olacak bir şey. Simge duvardan atlamamı hiç istememişti zaten, ya da bana hiç böyle bir arzusunu söylemişti. Bu hikayede Simge masumdur. Billie Jean için ise çok üzgünüm. Bundan böyle
"Billie Jean is not my lover"dır.
"She is just a girl"dür.
 


TEHLİKELİ İLİŞKİLER © 2008. Design by: Pocket