10 Temmuz 2010 Cumartesi

So tell the girls that I'm back in town - Mia.

Hiçbir zaman tuhaf birisi olmak istemedim. Ancak bu tabii ki tuhaf isteklerim olmayacak anlamına gelmiyor. Şu sıralar kafamdaki şeyleri bir döksem, kesin tımarhanelik bu herif dersiniz. Sonumuz hayrolsun. Murphy kanunlarının çok basit bir çalışma prensibi vardır, şunu der Murphy kanunları: Olm yakalamiym, çok p.s skerim!

Resmen öyle bi’ durum var. Billie Jean’den ayrıldım. Arjantin Almanya’dan dört yedi. Üzgünüm. Diego Armando Maradona’nın gözleri yaşlı. Kaybedince hüngür hüngür ağladı adam. Biraz da bana üzüldü tabii, beni taktı kafasına. Üstüste verdik acıyı verdik acıyı çocuğa diyo. Zaten ayrıldı, bi’ de biz vurduk. Armando! Kaybetsen de canımsın. Boşuna sevmedik biz tangocuları! Bu ince davranışa verilebilecek tek bir cevabım var.

“Arjantin aglama bana
Ben seni hiç birakmadim
Kavak yelleri estiginde hep yanindaydim
Yanında kaldım”



2014 bizim yılımız olacak Armando! Topla kendini, hiçbir yere gitmek yok!


Gelelim mevzuya. Yani “So tell the girls that I’m back in town” mevzusuna. Şimdi ben “officially available” oldum ya, biraz ondan kaynaklı bu şarkının gündeme gelişi. Akşam dışarıda arkadaşlarla buluşmuştum. Ortamları kokluyorum, bol bol notlar alıyorum filan. Didit didit mesaj.

From: Lafonten,
Diyor ki: “So tell the girls that I’m back in town ha? Yürü be kanka”.

"Ulan Dallamyus, işin gücün yok mu benle uğraşıyosun" dedim içimden.

Şöyle de bi cevap yazdım“So tell the denyos, that I’ve never left the town” .

Bana bir erkek nerede kaybeder diye soracak olursanız. İşte tam burada kaybeder derim. “Gereksiz karizma yaratma” çabasında. Kadınların gözünde erkeği en bitirici hareketler, çakma karizma çabalarıdır. Hemen anlar kadınlar. Hemmen. Misal bir erkek sevgilisinden ayrıldığında, bu şarkıyı dinleyerek moral buluyorsa, o adam bitmiştir bütün kadın camiasında. Ancak kendisinin haberi yoktur. “So tell the girls that I am back in town” (Türkçesi: Kızlara söyleyin, şehre geri döndüm!). Var böyle tipler. Çok var.

Yok yaa. Geri dönmüş. Kızlara haber verelimmiş. Oldu abi, bi de sana verelim olmadı, canın sıkkındır şimdi senin. Erkekler kendilerini komik duruma düşürmeyi bir iş zannediyorlar bazen. Şehre dönmüş! Hasbam. Ya arkadaş neymişsin sen ya? Karıkız da seni bekliyo' di mi? Önceden haber salalımmış. Madem böyle süpersonik tuttuğunu şaapan bi arkadaşımızsın niçin biz haber salıyoruz. Biz sana yanaşalım da sen yaşat bizi. Ne o öyle mahallenin bohçacısına git yandaki konağa bi bak bakalım gelinlik kız var mıymış gibi bir çaba, anlamadım ki. Eskidenmiş o işler. Tellioğulları haber salsın da Daver Bey’in kızını ona rezerv etsinler. Oldu canım, yeşil vadiyi de verelim mi?

Böyle hırbo hırbo şarkılarla, yok efendim mahalleye haber salın, bizim oğlan şehre dönmüş gibi safsatalarla uğraşmak yerine, şehri hiç terk etmemek lazım. Şehirden kastım, daha çok antenler aslında. Antenler hep açık olacak, o kadar. Terk etmeyeceksin şehri. Olur da şartlar ille de ama ille de şehri terk etmeyi gerektiriyorsa... Neydi lan o balık, hani kuma gömülen. Onun gibi olmak lazım. Üzerinde ne olup bittiğini bileceksin. Sağından ne geçti, solundan ne geçti, üstünde neler oluyor. Hepsinden haberin olacak. Seni bilenler görebilecek, gerisi görmeyecek.

Kod adı Mia. Bu kod adının sebebi Woody Allen’ın Mia’sı mı? Biraz evet. Bence, zamanının en güzel kadınlarından. Zamanının güzelliği denince budur. İnanmıyorsanız aha da bakın:

Güzellik

Daha da güzellik
Benim gibi bakmaya doyamayanlar için 2 resim daha seçtim: 1, 2

Benim Mia’nın genel havası ve duruşu ona çok benziyor. Sanki 70’lerden fırlamış gibi. Saçları da kısa. Çok uzun zamandır saçları kısa bir kadından etkilenmemiştim. Kısa saç bana göre çok iddialı gözler ister. Saçlarını kısacık kestiricek kadınlara uyarı: Gözler kocaman değilse, hiç girişmeyin. Saçlar zaten kısa, e bi de gözler de çipil olunca japon çüküne dönüyor surat. Benden söylemesi.

Neyse,
Mia’ya döneyim ben. 1,70 boy, ince, hatta azıcık kemikli kasa. Sigara da içiyor. Uzun zamandır sigara içen bir kadından da etkilenmemiştim. Tek kelimeyle anlat derseniz duru birisi derim. Bembeyaz.. Genelde çiçek kokusu bazlı parfümler kullanıyor. Bu zamandan birisi gibi değil. Sanki 70’lerde dondurmuşlar, az evvel de uyandırmışlar filan gibi. Çok hoşuma gidiyor o havası. Sigarayı bile o kafayla içiyor. Eskiden bilinmezmiş ya ne boktan bir şey olduğu, sonradan sonradan çıkmış hep. “O kadar da zararlı değil ki” diyor içerken. Saf bir yanı var. Yahu o kadar da zararlı değili mi kalmış. İçtiğin paketin üstünde çükü düşmüş, ciğeri paramparça olmuş adam resmi var. Daha ne olacak ki. Yine de o saflığının genel havası hoşuna gidiyor insanın. Mia’dan hiç haberim yoktu, tamamen tesadüfler üzerine oldu her şey desem. İnanmayacaksınız. Değil zaten. İnce bir çalışmanın ürünü. Lafonten’in bir arkadaşının arkadaşı Mia. Lafonten’in kedi olalı tuttuğu ilk fare diyebilirim. Kafamın bozuk olduğunu bildiği bir akşam. Gel lan erkek erkeğe muhabbete dediğinde bir yere gitmiştik. Mia o sırada tesadüf eseri Lafonten’i aradı. Uzun zamandan beri hep söylüyordu zaten Lafo, çok süper bir kızla arkadaş oldum seni bi türk. Yakın bir yerlerde çıktık. Gelsene melsene dedi. Mia da bir arkadaşıyla geldi. Üzerinde havanın soğukluğuna rağmen sarı beyaz askılı bir elbise vardı. Şimdi hemen kızla orada buluşmam için Lafonten’in kurduğu bir tezgah diye düşünebilirsiniz. Alakası yok. Tanıştık sohbet ettik. Birazcık da içtik.

Bazı kadınlar kadınlar vardır. Hiç kur yapmazlar. Ya da şöyle diyim, kur yaptıkları hiç anlaşılmaz. (İkinci seçenek daha doğru gibi görünüyor tabii.). Mesela, Mia’da bir bakış yakalıyorum. 10 numara! Aha diyorum, tamamdır bu iş. Sonra iki dakka sonra bir bakıyorum yanındaki kız arkadaşına da aynı şekilde bakıyor. Başta da dediğim gibi azıcık saf bir hava. O yüzden öyle hissetiriyor. Yoksa her kadın birbirinden şeytandır bu konuda, tabii ki biliyorum. Normalde uzatmayı sevmem. Ancak o gece Mia’nın kontakt bilgilerini almadım. Ertesi gün Lafonten yine bir organizasyon planladı. Az kişi. Lüferkız’dan ayrıldıktan sonra aslında kendi de Sapinto aslında garibimin ama, benim için çalışıyor. Koç koç! İkinci buluşmada, Lafonten için de güzel gelişmeler oldu. Çünkü Mia, Melly’le beraber geldi. (Adı Melda olunca, Kod adı da Melly oluyor, yapacak bir şey yok. ) Mia da Melly en az 7,4. Melly biraz bussinnes kasa. Keskin hatlı bir kız. Burnu ve çenesi sivri. Bussiness kasaya hep yakıştırmışımdır sivri hatları. Neyse hal öyleolunca güzel bire double date’e dönüştü olay. Hanımlar bir ara masadan kalktıklarında

Lafonten’e dedim ki,
- Olm süperiz lan. Sessiz ve derinden gidiyoruz. Neydi lan o balık, onun gibi. Ah bi’ de şu maymunluk dozajını biraz azaltsan karıya aşirin gözükücem diye süper olacak. Benim de dengemi bozuyosun.
- Maymunluk diil olm o, masanın gazını alma. Anlamadığın işlere karışma.
- Peki Lafo.
- Aha geliyolar.

Mia’nın üzerinde çok güzel bir elbise vardı. Günlük ama çok şık. Melly daha bir resmiydi. O da güzeldi. Mia belli ki çok düşünmüş gelmeden önce ne giyeceğini. Eminim en az bir iki saati var aynanın karşısında. Bu her detaydan hissediliyor. Kıyafetini seçerken ve evden çıkmadan önce bütün tikler atılmış.İlk buluşmaya giderken fazla süslü olmasın,
  • Çok açık olup fazla davetkar olmasın
  • Azıcık da olsa iddialı bir durumu olsun, alelade de olmasın
  • Öyle aşırı hanım hanımcık da olmanın alemi yok
  • Kara kara iç baymayayım, azıcık şöyle renkli olsun
  • Aksesuarlarım şıngır şıngır olmasın, ama özendiğimi de belli etsin

Bir kadının gardrobunda bu tiklerin hepsini atabileceği kıyafeti ve kombinasyonu yaratması su içinde iki saattir. Bravo Mia’ya.

Hanımlar masaya döndükten sonra ilginç bir tatil planı çıktı ortaya. Acaba olur mu olmaz mı derken giderek daha mantıklı olmaya başladı bu plan. Çok mutluluk verici bir gelişme. Önümüzdeki hafta tatildeyiz. Tatil için şöyle bir konsept yarattık. İnternet, bilgisayar, iş, güç hiçbir şey olmayacak. Tamamen deniz, güneş, eğlence, ... .
Önümüzdeki hafta dünyayla iletişimimi keseceğim (Hiç bana uygun değil biliyorum, ama kuralları öyle koyduk.). Yukarıda şey demiştim.

“Kod adı Mia. Bu kod adının sebebi Woody Allen’ın Mia’sı mı? Biraz evet.”

Tamamen evet değil, biraz evet. Çünkü Mia aynı zamanda Missing in action da demektir. Eğer bir asker görevi sırasında piyasadan kaybolmuşsa, kendisinden haber alınamıyorsa hiçbir şekilde ortalıkta görünmüyorsa onun için missing in action tabiri kullanılır. Bu tatil de Lafonten’le ben için biraz mia olacak. Melly ve Mia için de tabii ki.
Lafonten’e dedim ki, “Ulan büyük adamsın ha! 2 haftada kuyudan çıkardın beni. Kralsın. Çok da süper eğlenicez gibi geliyo bana. O kadar sessizliğin sonu süper olacak. Neydi lan o balığın adı. Vatoz vatoz!

Olm Lafonten! Kuma yattık bekliyoruz, ses yok faça yok! Aaaniden çarpacaz!

2 Temmuz 2010 Cuma

Yüksek Duvardan Şuursuzca Atlamak - Simge & Billie Jean

Çocukken, sokakta size kesin şekilde yasaklı olan bir şeyi yaptığınız çok olmuştur. Örneğin bilmemneredeki yüksek duvardan atlamak. Anneniz sizi o duvarın çevresinde bile görse tüyleri diken diken oluyordur. Özetle oradan atlamak ya-sak-tır, ama o sırada sizin çocukça dünyanızda oradan atlamak da çok önemli bir statüdür. Bu dediğimi erkekler çok daha iyi anlarlar sanırım.

Neyse, duvara dönüyorum. Bu duvar yüksekçe bir duvardı. Hani aşağı bakınca bile insanın içini kıpraştıranlardan. Duvarın efsane hikayeleri çocuklar arasında çoktan üretilmiş. “Bu duvardan 15 sene önce atlayan bi çocuk düşmüş ölmüş. Hatta onun ruhu var burda”, “Yandaki apartmanda Neriman Teyze var ya, onun yeğeni gelmiş üç sene önce, atlamış buradan. Bacağı kırılmış, 6 ay alçıda kalmış.” (Tamamen anneler tarafından üretilmiş bir kontra hikaye. Olur da bi çocuk Neriman Teyze’ye sorarsa. O da.” tabii tabii, 4 yerinden kırıldı bacağı” diyor.) . Çocuklar duvarın adını kendi aralarında çoktan takmışlar. “Ölüm Duvarı”.

Annelerin tamamı da bu saçmasapan takıntıyı bilir. Sizi her sokağa saldığında, “Ama o yan bahçenin duvarından aşağıya atlamak yok tamam mı?” der. Söz alırlar.
Olur da biri atlarsa bunun çocuklar arasında çok büyükbir haber değeri vardır. Şöyle bir olay olabilir mesela.

Mahalleden bir çocuk: Serkan ölüm duvarından atlamış lan dün.
Diğer çocuk: Bizim gözümüzün önünde atladı. Hiçbişi olmadı.
Mahalleden bir kız: Ben görmeden inanmam.
Diğer Çocuk: Yok yok. Atladı atladı.

Sonra Serkan gelir. Hiçbir şeyi yoktur ha p.çin. Ancak ben atladım, siz sakın atlamak gibi bir gaflette bulunmayın gibi, bu iş öyle her babayiğidin harcı değildir gibi konuşur. İyice korkutur sizi. Yaptığı kahramanlığın değerini arttırır. Gece öyle bir ağrıdı ki, ben hayatımda böyle bir acı çekmedim. “Neresi acıdı lan?” sorularına vücudunun saççmasapan bir yerini gösterir. Ya da,

- Gece var ya ordan atlayıp ölen çocuğun ruhunu gördüm olm. - Hadi lan! - İster inan ister inanma! İster inan ister inanma!

Bu ister inan ister inanma da çok kilit cümledir. İlle de tercihini ilan etmeni gerektirir. Mavra olduğunu düşünürsün. Ancak öyle de bir dinlemek istersin ki bu isteğinin önüne hiçbir şey geçemez.

- Tamam lan inanıyorum, anlat. Ne dedi sana? - Hiçbir şey demedi. Göründü sadece. Gece camdan bakınca bembeyaz bir şey duruyordu duvarın orda. Tam ucunda.

Hay .mını s.ktimin duvarı ya, ne duvarmış arkadaş. Herkes çocuğun ağzının içine bakıyo lan. Bütün kızlar da nası dinliyor ya şu g.tüboklu hayalet hikayesini. Ya ne yaptı ki bu herif lan. Duvardan atladı sadece. Güzeller güzeli Simge bile ağzının içine düştü herifin. Atlasam mı lan bende! Çok da yüksek s.çtımın duvarı. Oooof of. Atlanır mı lan ordan. Serkan senin ağzına s.çim.

Artistlik olsun diye demiyorum. Hiçbir zaman, böyle aşırı irrasyonel şeylere inanan bir çocuk olmadım. İyi kötü farkındaydım o zaman o duvardan atlamanın ne kadar hıyarca bir şey olduğunun. Ancak vaziyet fena. Ölüm duvarından atlamadan da erkek olunmuyor. Ya hani sünnette anlaşmıştık? Hani genel tanım şunlardı. “Sünnet olmadan erkek olunmaz.” bu bir. Tamam, kestirelim! “Askere gitmeden erkek olunmaz.”. Bu da iki. (Tamam şimdi çok saçma kriterler olduğnun farkındayım tabii ki. Ancak o dönem şartlarında düşünmek gerek. ) O an için kendime bakıyorum. Sünneti halletmişim o dönem, tık, rahatım. Askere de daha çok var. Rahat olmam lazım. E peki, bu. s.ktimin duvarı nereden çıktı yaaa! Resmen bi daha sünnet olmak gibi bir şey, resünnet.

Çok saçma olduğunu bile bile o duvardan atlamaya karar verdim. Hem de herkesin önünde atlayacaktım. Simge’yi de bir fotofiniş hakemi gibi en hakim yere koyacaktım. Ancak tabii ki, eşeği sağlam kazığa bağlamak lazım. Bende yanlış yok. Önce bi’ kendim denemeliydim.



Herkesin içinde başarısızlık yaşamamak için bir cumartesi sabahı en süpersonik havalı ayakkabılarımı giyip kimsecikler yokken ölüm duvarının oraya gittim. Şöyle bir baktım, lan amma da yüksek dedim içimden. Kendimce çocukça taktikler yaptım. Aşağı inip tam düşeceğim yere biraz çimen filan serpiştirdim, zemini düzledim filan (Aslında korku boku selanik, atlama zamanını geciktiriyorum işte) Çıktım tekrar yukarı, baktım aşağı, çimenle biraz daha sevimli oldu toprağa göre. Ruhen atlamaya daha yakınım. Atlarım atlayamam. Atlarım atlayamam. Derken, bi anda bıraktım kendimi. Tabanlarımın yere değdiği anda vücudumda hissettiğim şeyi size nasıl anlatsam, tam bir ”zınlamaydı”. Zın zın etti bütün bacaklarım, kemiklerim. Beynim kafatasımın içinde zınladı. Sonra da dizlerimi vurdum yere sertçe. Şöyle bi durdum. Bir yerim acıyor muydu? Hayır. Atlamıştım. O adrenalinle ne yapacağımı şaşırdım. Hemen büyük atlayışı planlamaya başladım. Aşağıdan atlayışın görülebileceği en iyi yeri belirledim. Simge buraya geçer, buradan izler dedim içimden. İ.ne Serkan da yukardan baksın da atlayış görsün. Ayrıca o p.zevenk ruh da davetlim. Hani o Serkan’a gece görünen. O da gelsin. Hırbo!

Atlayışın 5-6 dakika sonrası muzaffer bir eda eve dönerken, bacaklarımın önünde bir ıslaklık hissettim. İkisinde de... Bir baktım. Pantolonumun iki dizi de fexi şekilde yırtıktı. Dizimden bacağıma doğru da kaval kemiğim boyunca oluk oluk kan akıyordu. Çorabımın bacağımı saran latiği kıpkırmızı. İnanılmaz kanıyordu. Aha dedim anneme babama ne diyeceğim. İnanın acısında hiç değilim. Nasıl söyleyeceğimdeyim. Oluk oluk kan akıyor. O heyecanı hala hissederim. Korkumdan eve gitmedim. Bizim eczacı bir abla vardı. Eskiden eczaneler daha bir oturaklıydı. Eczacılar doktor gibiydi. Ya da benim gözümde öyleydi ne bileyim. Hiç unutmam. Eczacı Berrak Teyze. El kadar çocuğum. O halimle gittim eczaneye.

Dedim “Berrak Teyze, Y.rrak gibi çakıldım. Kurtar beni.”

Çok candan bir eczacıydı. Çaktı hemen pansumanı. Bütün işimi gördü. Anneme söylemeyeceğine de söz verdi. 5 kuruşumu da almadı. Gerçi anneme ötmüş. Ama tabii ki şimdi düşününce haklı buluyorum onu. Eczaneden tırıs tırıs eve dönerken, bir daha atlamama kararı almıştım bile. Kimseye atladığımı da söyleyemezdim. Hem inanmazlardı hem de ne o öyle, herif atlayıp ruhlarla görüşmüş filan büyük karizma yapmış. Ben bi atlamışım .mı g.tü dağıtmış bir haldeyim.

Eczacı Berrak Teyze dahil kimse bilmedi oradan atladığımı. Simge de bilmedi. Anneme yakalamaç oynarken düştüğümü söyledim, konu kapandı. Annem ilkyardım işimi kendim halletmemi takdir bile etmişti. Salak kahraman.

O günden sonra o atlayışı çok kez düşündüm. Alenen akılsızca bulduğum bir şeyi yapmıştım. Sonradan bu bana hep çok gurur kırıcı geldi. Biraz daha aklım ermeye başladığı zaman bu olayı tekrar tekrar analiz ettim. "Aptallaşma oğlum T.İ" diye defalarca kez telkinde bulundum kendime. Neredeyse hepsinde de başarılı oldum. Ondan sonra duvardan atlamaya yakın gibi saçmalıklar yapmadım mı kadınlar için? Kesin yaptım. Ancak en azından bir kişinin çıkarı olmasını gözettim. Bu örnekteki kadar kimsenin işine yaramaz bir şey yapmadım. Hiç o kadar salaklaşmadım, salakşamam da. Yoksa işin fedakarlığında değilim. Gerçek bir fedakarlık olsa düşünürdüm, bir tek kişinin bile hayrına olacak bir şey. Simge duvardan atlamamı hiç istememişti zaten, ya da bana hiç böyle bir arzusunu söylemişti. Bu hikayede Simge masumdur. Billie Jean için ise çok üzgünüm. Bundan böyle
"Billie Jean is not my lover"dır.
"She is just a girl"dür.

15 Haziran 2010 Salı

Vuvuzehra!

Billie Jean geçen akşam bir arkadaşını eve davet etmiş. Ne güzel. Zehra diye bir kız. Bu davetin zaten benle hiç alakası yok. Ben oturucam, Alman Panzerleriyle Avusturalya Kangurularının maçını seyredeceğim. Onlar da karşılıklı girl talk yapacaklar. Kız hakkında bir ön brifing aldım tabii Billie Jean’den. Nasıl? Güzel mi? Sevgilisi var mı? Bizden kime olur? Bizimkilere bir kanal açar mı? Oluru var mı? Kafa olarak nasıl? Kasa olarak nasıl?

Üfle üfle, açılırsın.

Benim planım programım belli, biramı açarım, maçıma bakarım. Bu dünya kupası bana kilo aldıracak diye çok korkuyorum. Bu yüzden maçları izlemekten arda kalan zamanlarımın hatrı sayılır bir kısmını spor salonunda geçiriyorum. Tam da yaz öncesi, elimize almayalım göbeği.
Billie Jean ise durumu kabullenmiş durumda. Kadın olsam, ben de çok memnun olurdum bu durumdan. Herifin ne yaptığı çok belli çünkü :). Gündüz çalışıyor, işten çıkıp tekerlek çeviren hamsterlar gibi spor salonunda koşturuyor. Dönüp maç seyrediyor. Sevgiliyle geçirilecek kalan zaman ise az ve değerli olduğu için hiç çarçur edilmiyor. Hep güzel planlar, eğlenceli şeyler, gerekli hareketler. Dünya kupası hayatı güzelleştiriyor ve ilişkilere yarıyor anlayacağınız.

Neyse, size daha önce de yazdığım gibi, futbolu çok seviyorum. İzlerkense çok dikkatliyim. Az maç seyrederim. Güzel, büyük ve iddialı maçları sadece. Takımımı bütün sezon filan takip edecek takatim yok maalesef. Fakat dünya kupalarını hep ayırırım. Çok severim o şenliği. Ben yine bir maç öncesi hazırlıklarımı yaptım. Teşkilatımı kurdum. Lafonten’i çağırmıştım ama son dakikada geldiğim satışla Alman panzerlerini yalnız izlemek durumunda kaldım.

N’iye diye sorun: Çünkü Lüferkız’la bir programı çıkmış son dakikada kendisinin. Ne olduğunu, nasıl s.çık bir şey olduğunu da söyledi de yazmayayım şimdi onu. Ya ben bu herife bu şekilde davranmasının ilişkisini kaosa sürükleyeceğini bir türlü anlatamadım. Hep de aynı şeyi yapıyor. Yani düşününce bir ilişki seni bu hayatta yapmak istediğin şeylerden uzak tutmak için kurulmaz. Kurulursa ben ona ilişki demem. Onun adı başka: Çile. “Çile, sözlükteki tanıma göre; dervişlerin manevi yetkinliğe ulaşmak amacıyla, kendilerini bazı şeylerden, nefsi iştah açıcı hallerden yoksun bırakarak yaşamaya zorlandıkları bir olgudur.” [buradan aldım] O durum başka. Bizim Maldonado’nun sufizm’in s’siyle de dervişliğin d’siyle de alakası yok ki. O işler başka.


Konu kadın erkek münasebeti olunca... N’için hayatımda en çok sevdiğim şeylerden, hayatım daha güzel olsun diye başladığım bir ilişki için vazgeçeyim ki. Ya da tam tersi, niçin benim mutlu etmek istediğim birisi benim yüzümden çok sevdiği bir şeyi yapmaktan vazgeçsin. Hele ki o vazgeçtiği için ben beni ne kadar seviyor kisvesi altında bundan sevinç duyayım? Hasta mıyım ben? Ben böyle bir durumda yemin ediyorum kendimden çok utanırım. Mutlu etmem gereken birini saçma sapan kısıtladığım için. Tabii ki kadınlarda daha çok var bu s.kik anlayış. Bir çoğunun ilişki anlayışı bunun üzerine kurulu bile diyebilirim. Yani ilişkinin aşk ve sevgi dozajına, o aşkın, ona duyulan sevginin büyüklüğüne, yapılan tercihler üzerinden karar vermek. Ne kadar tercihlerini benden yana kullanırsa beni o kadar seviyor. “Benle zöttiri yapmak yerine maç izlemeyi tercih etti. Kendi bilir.” “Benle alışverişe çıkıp yarım saat yürüyünce ayaklarına kara sular inerken her gün spor salonunda nası koşuyo bu adam bir saat anlamıyorum.”. “Arkadaşlarınla çıkacağına benimle çıksaydın, ne demek istediğimi daha iyi anlardın. Beni eskisi sevmiyorsun. En başlarda böyle miydi?”

İşte bizim Lafonten gibi ilişkinin başında kız ne derse eyvallahlayan erkekler böyle bir anlayışın da ortaya çıkıp yerleşmesine sebep olmuşlar. Kadınlara saydırıyorum da, suçun en az yarısı erkek kısmında.

İlişki mutlu olmak için kurulur. Kadınların yaygın anlayışının aksine ilişki sürekli bir şeyler arasında tercih yapmak zorunda bırakılmak üzerine değil. En azından benim için öyle. Bir kadının bunlarla üstüme geldiğini hissedersem, hemen ayrılırım. Böyle bir denyoluk yaparsam o da benden ayrılsın. Öyle yapıyorsam, 1000 kere haketmişimdir terk edilmeyi. Şimdiye kadar çok alışveriş yapmakla eleştirdiğim sevgilim hiç olmadı. İstemiyorsam gitmem. Onun için mi üzücem onu?

Nerede kalmıştım? Hah Zehra. Zehra gelecek diye biraz rahatım kaçtı tabii. Tamam onlarla oturmayacağım ama, yine de eve bir hanımefendi geliyorsa, hele ki ilk kez tanışacağım birisi, öyle eşofman moduna girmem ben. [Bu işler böyle, kötü görünmemek lazım. Kız beni kafasına kötü kodlarsa kanal kapanabilir. Kendim için değil. Herkes için kötü. Benim de işim zor görüyorsunuz.] Neyse, Dingg Donng! Zehra geldi. Açtık kapıyı. Dırı dırı dırı dırı. T.İ Scan uygulamasının İlk 20 saniyelik sistem raporunu sizlerle paylaşıyorum.

Dıt dıt: Nişantaşı Kasa
Dırı dırı dıt: 6,9
Saç: Kestane dalgalı
Parfüm: Şekerli (sevmem, negatif)
Giyim Kuşam: Smart Casual

system off.

İlk gördüğümde hafif uzaktaydım. Anlamamışım. Yanına gittim merhabalaştık. Dondum kaldım. Aman Allah’ım. O nasıl bir ses. Kamera şakası gibi. Çok tiz. Size şöyle anlatayım. O kız konuşurken var ya, odaya hiç sivrisinek mivrisinek giremez, ya da bu kızla ıssız bir sokakta konuşarak yürüyorsanız filan, köpek möpek yanaşamaz yanınıza. Bizim kulakların algıladığı seviyede bunları yapabilen bir ses, o fukara hayvanatın işitsel sistemlerine ne gibi bi zarar verir ben hayal edemiyorum. “Sıkın lan üstüme raid’i shelltox’u. .mınıza koyim sizin!” diye bağırır sivrisinek. Böyle bir şey olamaz.

Daha önceki yazdıklarımdan da anlamışsınızdır. Ben kadında sese çok dikkat ediyorum. Kadınlar zaten güzel varlıklar, bi’ de şöyle şakıyor gibi oldu mu sesleri, billlur gibi, pek hoşuma gidiyor. Huzur veriyor bana. Tersi de çok geriyor. Tamam demiyorum ki, her akşam cümbüşünü sazlarını alıp bana “Beyoğlu’nda geeezersin” diye şarkı söylesin. Ama, ama... Anladınız ne demek istediğimi ya.

Nerdeeeee?

İlk bir şeyler içtik yarım saat kadar. Ben açtım Almanları, geçtim TV’nin karşısına. Onlar da arkada yemek masasının oradalar. 5-6 bilemedin 6-7 metre arkamdalar. Onlar da kafalarını 90 derece çevirseler televizyonu görürler. Ben tam karşıdan görüyorum TV’yi. TV’yle kızların ortasındayım diyebilirim. Hakemin başlama düdüğüyle beraber. Körük gibi ciğerleri olan Afrikalılar, yine vuvuzelalarını üflemeye başladılar. Allahım, o nası çirkin bir sestir. Kamera tribünleri gösteriyor. Anlıyorsun zaten o kadar sesin nasıl çıktığını. Adamların bir burun deliği var, benim burun deliğimin 4 katı. Bi çekiyo havayı, bi üflüyo zurnamsı vuvuzelasına, izle izleyebilirsen maçı. Nası bi milli çalgıymış arkadaş. Anlamadım ki. Bunu mu öğretiyolar bunlara ortaokulda lisede. Bizim milli çalgımız blok flüt. Milli eğitimin çemberinden geçmiş her Türk iyi kötü çalar. Bunlarda da Vuvuzela mı yani bizdeki blok flütün muadili. Şöyle mi gidiyor orda da işler? Congo Bongo, çal evladım. "Klimanjeeeero Aaafrika'nın, sen Yüce bir Dağısıııın". ZOOOORT ZORT ZORT ZOZOZOZORTT. "Hmmm, iyi açamadın burun deliklerini, 3. Haftaya daha iyi aç da gel. Burun deliklerinden çektiği hava sınıf pencerelerinden cereyan yapmayana 5 yok!"

Derken, Almanya erken golü de buldu, belli ki maç heyecansız geçecek. Yine de izleyeceğim. Ama en azından eziyet çekmeyeyim. Sesi kısık izleyeyim dedim. Kumandanın ses kısma tuşunu basılı tutarak hızlıca ses seviyesini düşürdüm. Düşürür düşürmez kulaklarım inanılmaz bir tırmalanma eşliğinde şu sesle doldu. Bu defa da Vuvuzehra!

Vuvuzehra: ıııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııyk, ıyk. Iyk ıyk ıyk ıyk.
Billie Jean: Hahahaha, ilahi Vuvuzehra, amma da güldük ya.
Vuvuzehra: Hiiiiiiiiyk hiyk hiyk hiyk

Yeniden açtım TV’nin sesini. Siyahi kardeşlerimiz de sağolsunlar var güçleriyle üflüyorlar. Ben kulağını en az tırmalayan ses frekansını yakalamaya çalışıyorum. Televizyonu biraz kısıp yaklaşıyorum, ama kısınca Vuvuzehra ön plana çıkıyo. Sesini açıp uzaklaşıyorum. Vuvuzehra hepten vuvuzela’la karışıyor. Bi’ bira daha koydum. Almanlar ikiledi. Ben de salondan ikiledim.
Billie Jean çakalı kasten mi davet etti Vuvuzehra’yı anlamadım. Sıkıldı mı lan acaba bu kız dünya kupasından :). İçeri gidip Lafonten’i aradım. Kendisinin mübarek bir insan olduğunun altını çizdim.


- Tanrı seni buraya yollamadı yaolm. Sevgili kuluymuşsun.
dedim.
- Ne yollamadı olm? Lüferkız’la kapıdayız, aç kapıyı ikinci yarıyı beraber izleriz dedi. Lüferkız da Billie Jean’le takılır. Misafiri de varmış üçü otururlar.
- Kızların masasını üçlemek miiii?
Dedim
- Ne içtin lan sen yine hıyar?

Dedi ve zil desi tekrar duyuldu. Dinnnng, dong!

8 Haziran 2010 Salı

Dünya Kupası Geliyor! Hangi Kadın Hangi Takım?

Dünya Kupası yaklaşıyor. Çok mutluyum.. ben bir futbolseverim, ancak Dünya Kupası’nı bir başka seviyorum. Sevmekle izah edemiyorum. Bambaşka bir şey olduğunu düşünüyorum. Misal, futbolu çok sevmeme rağmen büyük maçlar dışında neredeyse hiç izlemiyorum diyebilirim (senede 7-8 maç, derbiler ve önemli avrupa kupası yarı finalleri finalleri filan). Dünya kupası ise öyle bir şey değil. İzleyebildiğim her bir anını izlemek istiyorum. Çok renkli. O, apayrı bir şölen. Beyler hazırlanın. Bu işin şakası yok.
Dünya Kupası GELİYOR!


Rüya Takımım

Hayal edin: Heyecanlı bir maç izliyorsunuz. Elinizde biranız, buz gibi. Hayal kurmaya devam.

Maç çok zevkli devam ediyor. Pozisyon gereği top taca çıkıyor ve oyun yavaşlıyor. O sırada yönetmen hemen kameraları tribünlere çevirecek ve bize bir anda memelerini Brezilya bayrağına boyamış bir 8/10’luk bir kadın gösterecek. Lan amma çirkin oluyo böyle olunca diye içimizden geçirecek, boyalı boyalı sevemedim şu konsepti diye içinizden geçiriyorsunuz, belki de o boyanın acımsı tadı geliyor ağzımıza. Sonra o kız stadın dev ekranında kendisinin gösterildiğini fark edip bir anda heyecanlanıyor, belli belli hemen mini bir dans şov yapacak. Samba yapa yapa bize tam arkasını dönerkeeeen oyun taç atışıyla tekrar başlayacak, tam istediğimiz hacim ekranı kaplamak üzereyken ekran değişecek, ama biz buna hiç üzülmeyeceğiz. Ne kadar enteresan değil mi? O taç atışı bizi hiç bozmayacak. Hemen zevkle maçı izlemeye devam edeceğiz. Bu yıl Dünya Kupası Güney Afrika’da! Düşünün, kara kıtanın en aşağısında çekilen bir şutun direklerde patlamasının sesi, evlerimizi dolduracak. Arkadaşınızla girdiğiniz yemek bahsinin akibetini belirleyecek.

Heyecanlandırmıyor mu sizi de? Lan şu maçları doğru düzgün spikerler anlatsa ya, ne güzel olacak. Beckam’a "Beykım" filan demeseler bu sefer de.

Böyle anlardan size onlarcasını yazabilirim. Dünya kupası bir erkek için öylesine güzelliklerle doludur. Değerinin anlaşılması gereklidir. 4 yılda bir basiretsiz şubat 29 çekti diye o yılın adı değişiyor da Artık Yıl oluyorsa , koca Dünya Kupasının düzenlendiği yıla sadece “Yıl” demek abesle iştigal etmektir. Mevzu dört senede bir gelmekse Dünya Kupası da 4 yılda bir gelmenin kralını yapar. Bence dünya kupasının olduğu yıllara “Gerçek Yıl” denmeli ve bu bilgi derhal milli eğitim müfredatına işlenmelidir. Yazılılarda filan sorsunlar çocuklara.

Soru: Artık Yıl nedir? Yazınız.
Cevap: Bir türlü 31 çekemeyen şubatın, şeyini doğrultup da anca 29 çekebildiği yıla Artık Yıl denir. 4 senede bir gelir.

Soru: Gerçek Yıl nedir? Yazınız, örnek veriniz.
Cevap: Dünyanın en eğlenceli ve güzel organizasyonu olan dünya kupasının düzenlendiği yıla Gerçek yıl denir. 4 senede bir gelir. Örnek: 2010.

Bu blogda en çok eleştirildiğim noktalardan biri kadınları kategorize etmem oldu (Göz kırpığı gooes toooo, Talisman). Düşününce, bunu yapmıyorum diyemeyeceğim. Çünkü kafam bu şekilde çalışıyor. Bu kategorizasyon yapma huyum, kimse hakkında peşin hükümlü olduğum anlamına gelmiyor. Bunu çok iyi biliyorum, çünkü hissettiklerimi en iyi kendim bilirim.

Bir de anlamıyorum ki. Sanki bunu herkes yapmıyor mu. Bence herkes yapıyor. Yani tanıştığı, ilişkide olduğu, önünden geçtiği, uzaktan gördüğü... Hepimiz bir takım kriterlerle kafamızda bir yere yerleştiriyoruz çevremizdekileri. Ben adını koydum diye suçlu muyum? Kaldı ki kötü niyet, önyargı, ya da insanlık dışı bir ayrım yok bende. İşte bi g.te göğüse ayırıyorum, bi saça başa, bi lafa söze, bi hale tavra, bi yediğine içtiğine, bi yaptığına yapmadığına, bi gittiğine gitmediğine... Tamam çok da normal olmayabilirim, ancak “ooo ben normal değilim” diye övünen salaklardan hiç değilim. Sonuçta kendime çok normal geliyorum. Bana herkes böyle yapıyor gibi geliyor.


Hayatıma girmiş, belki bende bi takım izler bırakmış her kadın için bunları düşünüyor muyum? Evet düşünüyorum. Ama pardon pardon, “belki bi’ takım izler bırakmış” deyince olmadı. Hayatıma giren her kadın bende tabii ki iz bırakmıştır. Aksini söylemek beraberce bir şeyler paylaştığım hanımefendilere saygısızlık olur. İnanın, hiç iz bırakmamış olanın bile en azından bi’ tırnak izi, dişi izi kesin olmuştur.

Ben, o yıl hele ki o yıl bir “Gerçek Yıl”sa kadınları, ülke takımlarına göre acayip kategorize ediyorum, çünkü havaya girmiş oluyorum ne yapayım. Bir kadını tanıdığımda hemen onu bir ülkenin milli takımıyla eşleştiriyorum. Hemcinsim okuyucular yorumlarıyla bu listeyi genişletirlerse çok sevinirim.

Örneğin, Kadro=Kasa öyle okuyunuz.

Güzel bir kadın, her tarafından asalet akıyor. Kibar, görgülü, usül erkan biliyor. Kalçasından, göğüslerine, yüzünden eline kadar gayet yeterli bir “kadro”ya sahip. Ancak son tahlilde bir türlü istediğiniz gibi olmuyor. Çok daha başarılı bir performans beklerken sizi sürekli hayal kırıklığına uğratıyor. Bu kadını özdeşleştirdiğim milli takım belli: İngiltere.

Yine güzel bir kadın, ateşli. Ateşli galiba yanlış bir kelime oldu, tutkulu demek daha doğru olur sanırım. Çok tutkulu. “Kadro” çok sağlam, ancak o kadrodan bir türlü randıman alamıyor. Kadro ayrıca yıldız çıkartmaya da çok müsait. Her bakışınızda bunu hissedebiliyorsunuz. Başarılı olduğu zaman dünyayı titretir. Başarısızlığı da bir o kadar hayal kırıklığı yaratır. İşte bu kadın Arjantin!

Kadro yetersiz. Kadroda bir iki çok sağlam yer var ama yetersiz işte. Misal boyu süper, endamı yerinde falan. Ama yeee ter siz! Tüm bu kadro yetersizliğine rağmen çok sempatik. Huyu güzel. Ne yaparsa yakışıyor. Onu İngiltere, Fransa gibi devlerle yanyana gelince tutasın geliyor. Hangi ülkeyle özdeşleştirdim? Tabii ki Kamerun.

Çok güzel, ancak burnundan kıl aldırmıyor. Kendi kuralları dışına hiç çıkmıyor. Ancak kadro derinliği yine de sizi hayran bırakabiliyor. O kadroya can kurban ama olmuyor işte bir türlü sempatik gelmiyor size. Bu kadın tabii ki Fransa!

Kendisi çok havalı olmamasına rağmen, o kadro onu ulaşılmaz kılıyor. Aman yarabbim o ne kadro! Ofansif ağırlıklı, adeta insanın üstüne üstüne geliyor. Nasıl da sempatik. Yine de beni aşar mı acaba. Çünkü bu kadro her şekil kafaya oynar. Hemen anladınız di mi? Brezilya

Yine iyi bir kadro. Ancak kilidi açmak çok zor. Ne yapsanız, olmuyor. Bu kadından puan çıkarmak çok zor. Altından girseniz üstünden çıksanız olmuyor. Her şutunuz defans barajından sekiyor. Bu kadınla daha fazla vakit kaybetmek istemiyorum. Allah sahibine bağışlasın. Uğraşacak erkeğe sabır versin. İtalya!

Efsane bir kadro. O nasıl bir vücut, o nasıl bir duruş, o nasıl bir tavır. Üstelik ateşli de diyebiliriz. Ancak bir erkeğin karşı cinste pek de sevmediği çok önemli bir özelliği var. Topa sahip olmayı çok seviyor. Top hep onda, bir türlü topu size vermiyor ki siz de maharetlerinizi gösteresiniz. Oysa ona göstermek istediğiniz ne çok şey var. Yapacak bir şey yok, onun yörüngesine girmek zorundasın. Bu yine de 1-0 kazanamazsın anlamına gelmiyor. Kazanabilirsin. Ancak kazansan bile maç bittiğinde göreceksin ki top %75 ondaymış. Bu kadını özdeşleştirdiğim ülke tabii ki İspanya.

Soğuk bir imajı vardır. Bu soğuk imajı hak ediyodur da. Ancak buna rağmen gittiği ortama kendine has bir hava katar. O ortamda hep o olsun istersin. Kadro fena değildir. Ancak daha çok takım oyunuyla işi götürür. Martin Dahlin desem, Brolin desem, Keneth desem! İsveç!

Zamanında estirmiş. Ancak o eski halinden eser yok şimdi. Eser yok şimdi demeyelim, kasa yerinde ama zaman işte. Kimse karşı koyamıyor. Eskiden çok canlar yakmış, esmiş gürlemiş. Çok erkekleri ağlatmış. Güzel mature. Şimdilerde adı kalmış yadigar. Macaristan.

Sürekli kadronun çok iyi olduğu söylenmesine rağmen, aslında öyle aşırı bir kadro zenginliği olmayan. Duygu yoğunluğu olayını biraz fazlaca abartan, bu abartma (ki buna gaz da deniyor) yüzünden ya çok iyi ya çok kötü olan, ortası olmayan kadınlar. Türkiye!

Maalesef Dünya Kupası’ndayokuz. Keşke olsaydık, ama olsun. Dünya Kupası Dünya Kupasıdır.

Hanımlar, futbolu kendinize rakip görmeyiniz. Futbol sizi öyle görüyor mu ki?

Ulan zevzek! Bir erkek olarak sen kendini hangi takımla eşleştiriyorsun derseniz. Hiç düşünmeden cevap veririm.

Yukarıdaki tanımlamalardan bağımsız olarak, ruhum ve bedenim Arjantin’dir, Arjantinledir.


Amerika'daki Dünya Kupası'ndan. Yorumsuz. Let's get loud!
Türkçesi: Haykırsam dünyaya. Güzel video.



3 Haziran 2010 Perşembe

Entarisi ala benziyor, şeftalisi bala benziyor.


Bu sözler bana ait olsa neler neler yazardınız. Keşke bana ait olsa. Ne güzel kafiye. İlk kez duydum bu türküyü. Pek güzelmiş. Önce bu süpersonik şarkıyı, sanat güneşimizden bir dinleyin. Ama kesin dinleyin. Valla çok güzel.

Entarisi ala benziyor Fizy linki. Tıklayın, dinleyin. Kesin dinleyin.

Dinlemiyorsanız reca ederim devamını okumayın bile. Yani aslında o kadar büyütülecek bir şey değil. Bi’ şarkı için... Okuyabilirsiniz tabii. Ancak dinleseniz daha güzel olur. Çok şahane şarkı. Zeki Müren söylüyor hem. Boru değil.

En başında da şöyle bir sunmuş ya, çok hoşuma gidiyor. Hep en başını dinleyesim geliyor. “Entarissi ala benziyor” diyor ya kendi kendine. 10 numara veriyorum o naifliğe. O kibar üsluba. Dikkat edin entarissi diyor. İtalyan bir futbolcu adı gibi diyor Entarissi diye çift S, Baressi, Camaronessi, Entarissi. gibi Yazımın bu satırlarında hem şarkıyı dinlediğinizi hem de bunları okuduğunuzu farzediyorum. O yüzden biraz zırva buralar.
Neyse,
Şimdi siz şarkıyı duyunca, hemen takıldınız di mi bala benzeyen şeftaliye. Var ya bana diyorsunuz da siz de az köftehor değilsiniz. Gerçi ben farklı mıyım? Değilim. Ben de şeftaliyle başladım sonra başka bir cümleye takıldım. Şarkının sözlerini yazayım.

Entarissi ala benziyor.

Entarisi ala benziyor
Şeftalisi bala benziyor
Benim yarim sana benziyor
Olamaz ne çare o nişanlıdır
Kaytan bıyıklı delikanlıdır

Şekerli misin vay vay
Kaymaklı mısın vay vay
Yoksa sen de benim gibi
Sevdalı mısın vay vay

Entarisi biçim biçim
Ölüyorum senin için
Eller bana düşman oldu
Ben seni sevdiğim için

Durun, şunun en başındaki Zeki Müren’in kendisi sunduğu yeri bi daha dinleyeceğim. İnanın alamıyorum kendimi. “Entarissi ala benziyor.”. Sar başa. Bir daha. “Entarissi ala benziyor.”
Hah ben şarkıda Şeftali’den sonra nereye takıldığımı yazacaktım. Bold yaptım.

“Eller bana düşman oldu
Ben seni sevdiğim için...”

Daha önceki bir yazımda da yazmıştım. Link verirdim şimdi ama aramaya üşendim. Beraber olduğumuz insanların çevremizle olan iletişimi, en az bizimle olan kadar önemlidir. Çünkü aşk,cinsellik, tutku vs. Göz karartıcı şeyler. Çekiverir adamın fişini. Ancak arkadaşınla anlaşan, senle de anlaşır. Hani şey gibi geyikler vardır ya. “Aşkı anlatın”. Bu sorunun cevapları şöyle olur genellikle.
Ne kadar saçmalarsan o kadar aşık payesi kazanırsın ya. Onlardan. Sıçık sıçık şeyler. Bakın ben uydurayım hemen şimdi. Beş dakkada beş bin tane sıçılır onlardan. Osur osur ipe diz, nedir ki? İşte geliyorum. Hepsi orijinal.

“Aşk hiçbir tabibin reçeteye yazamayacağı tek ilaçtır.” , “Aşk ucunu hiç görmediğin bir tünele gözün kapalı girmektir.” Bu çok saçma oldu lan. Olsun. “Aşk onun gözlerinde kendi çocukluğunun baharlarını görmektir.”, “Aşk insanaen küçük fısıltılarınhaykırış, dev haykırışlarınsa fısıltı gibi gelmesidir.”, “Aşk ayrı tuvaletlere oturup, aynı deliğe sıçmaktır.” gibi gibi şeyler.

Neyse, aşk çok felaket bir hormonal durum, ben çok severim şahsen, ölürüm ölürüm. keşke hep kalsa insanın üzerinde. Bende hep kalıyor, hiç gitmiyor diyenler var ya, onları şu yukarıdaki cümlelere davet ediyorum. Haykırışların fısıltı gelmesine filan. Öte yandan çok çok gerçekçi bir tanım yap da derseniz “Aşk, dünyanın en büyük hata örtücüsüdür.” derim. Örtünün kalkışıyla beraber de o hatalar bir anda meydana çıkar.


Kod adı Redhead’di. Çok güzel bir kadındı. Öyle böyle bi güzellikten bahsetmiyorum. Harbiden çok güzeldi. Şöyle kısaca bir özetle derseniz “kor gibi dudaklar ve kızıl saçlar. Okşasam doyamam taa fecre kadar” derim. Kızıl saçlı kadınların, o dikkat çekici kafalarla yönelebilecekleri iki yön var. Birincisi Şirin Kız olmak, İkincisi Seksi Kız olmak. Eğer ki, kasa bunlara uygun değilse doğru kuaföre, olmuyor çünkü, Braveheart’ta Mel Gibson’ın yanında kızıl kafda bi iskoç vardı ya, çok afedersiniz onun gibi oluyo. Bu saç benim gözümde böyle. Ya şirin kız ya, seksi kız. İkisi de çok iyi oturuyor üstlerine. Şirin kız olmak, kızıl saçlı bir kız için çok kolay ve garantili bir yol. Hem o tarz o kasaya çok yakışıyor, hem de çok alıcısı var. İkincisi ise daha zorlu bir yol. Tutturma olasılığı daha düşük. Ancak tutarsa da çok güzel oluyor. Redhead bunu başarabilmişti. Karakteriyle ve keskin hatlarıyla imajı ona çok yakışıyordu. Böyle hafiften sanki içinde siyah olan kızıllar vardır ya, onlardan. Dümmdüz. Kafasını öne eğince ya da o zarif boynunun açısını değiştirince saçı yüzünün bir kısmını kapatan kadınlardan. Öyle kabarık ve hacimli saçlar değil, genelde sıfır kabarıklık. Nereden baksanız dört sene oldu. O zamanki ruh halimi filan da tam hatırlamıyorum. Boktandı hatırladığım kadarıyla. Kadın erkek ilişkisinde erkeğin kendine güveninin ne kadar önemli olduğunu bilen birisiyim. Ancak çok güzel kadın bazen güven kırabiliyor. O zaman da tabi daha bi tecrübesizim. Redhead de efsane güzel. Aşırı da dominant bir karakterdi. Yakışıyordu ama o dominantlık ama o kasaya, hala da öyle düşünürüm. Tahammül eder misin derseniz, düşmanımın başına vermesin derim. Ancak dominant kadınlar da bazen iyi olabiliyor. Özellikle hayatının dağıldığın evrelerinde. Sonradan dönüp baktığımda “fazla uzatılmamak kaydıyla” hayırlı olabileceğini düşünüyorum. Benim için biraz öyle bir dönemdi. Biraz fazlaca dağılmıştım. Redhead’in dümensuyuna girdim. Çevremden koparmıştı beni, kopardı da öyle onun çevresine girdim. Hayır. Böyle süper arkadaşlıkları olan bir tip değildi. Dört beş ay baya bi’ izole olmuştuk çevremizden. O da ben de.

Benim kanat sonradan patlak verdi tabii. Sıkıldım. Karıncalandım, hem de fena karıncalandım. Benim hayatımdan sosyalliğim gittiğinde çok mutsuz oluyorum ben. Benim aymamın ardından, biraz da arkadaşlarımın gazıyla, gazıyla demeyeyim de, özlemiyle çok kötü bir şekilde ayrıldım Redhead’den. Arkadaşlarımın çoğuyla arada soğukluk vardı. Nasıl oldu ben de anlamamıştım, ama olmuştu işte. Enterisi ala, şeftalisi bala benzeyen olunca bazen oluyor işte. Şeftali derken çirkin seks esprisi yapmıyorum. Şeftali, bu cümlede kadının size sunduğu güzellikler meyveler falan vs. anlamlarında. Metafoooooore. Sonuçta, erkekler eski arkadaşlarıyla olan problemleri, kadınlara göre çok daha kolay çözerler. Neyse, Redhead, Benden çok büyük nefret eden ex’lerimdendir. İyi birisi değilim, bunu biliyorum.


Karaduman gecikir, belki hiç gelmez.

Şimdi diyeceksiniz ki, ya sen hıyar mısın, akılsız mısın, kukla mısın nesin? Bir kız seni nasıl çevrenden kopartabilir ki. Herhalde sana alenen şunla görüşme bunla görüşme gel bana filan demeye cüret edemiyodur. Tabii ki öyle değil. Ancak bazı ilişkilerde Lost’taki kara duman gibi bir şey var, ne adı belli ne cinsi cibiliyeti, o giriyor devreye. Soyutlayıveriyor insanı normal hayatından. Barutu bir an evvel dökmek lazım Yoksa burnunun ucuna kadar gelir kara duman. Dikkat edin.

Şu bir gerçek ki, Redhead kendi arkadaşlarımla çıkmamdan çok hoşlanmıyordu. Ben de onun sözünü dinledim ve sonuç olarak onun bir arkadaşıyla çıktım. İlişki de o yüzden öyle boktan bitti.

 


TEHLİKELİ İLİŞKİLER © 2008. Design by: Pocket